illus

İllüstrasyon: Savaş Çekiç

GİDENE ÖVGÜ / Kadir Aydemir

 

Uzaktaki şu ağaç, binlerce elini havaya kaldırmasaydı. Yağmur, beklenmeyen bir gözyaşı gibi düşmeseydi. Dalgın bulutlar sessizce gitmeseydi. Yaprakların sıkıntısını hissetmeseydim. Zaman, doyumsuz toprak gibi her şeyi emmeseydi. Yakınlarda eski bir mezarlık olduğunu anlamasaydım. Kuşlar bilmedikleri bir şeyi beklemeseydi. Balıklar tanrılarla konuşmasaydı. Bana o mektubu yazmasaydın. Zarfı sokağın ortasında yırtmasaydım. Rüzgâr kimsesiz balkonlarda gezinirken o görünmez çana çarpıp kaçmasaydı. Yaşlı kadınlar kara bir bıçakla ekşi elma soymasaydı. O kokuyu duymasaydım. Sonbahar kuruyan incir ağacına tırmanmasaydı; her şey daha güzel olabilirdi. Masadaki yapma çiçek bile anladı bunu. Sanki açacak gibiydi; ince uzun seramiğin içinde, ölü yazgısıyla baş başa…

Kara bulutlar dolaşıyor üstümüzde, kalbimizde. Toparlanmak ve iyileşmek zaman alacak, ama başaracağız bunu, geçip gidecek bugünler… Uzun zamandır İstanbul’da değilim. Ege’deyim, Didim’de hem yeni kitaplara çalışıyor hem de biraz dinleniyorum. 9-10 ay aralıksız koşturdum. Eylül ortasına dek burada, Altınkum yakınlarında dinlencedeyim… Dinlence ne güzel bir sözcük. İlk olarak, yıllar önce, Pandora Kitabevi’ndeki işimden ayrılma kararı aldığımda, sevgili Hüseyin Bey’in benim ardımdan yolladığı sevgi dolu bir e-postada rastlamıştım bu kelimeye. Hoşuma gitmişti. Her neyse; burada bir bisiklet grubuna üye oldum (Didim Poseidon Bisiklet Grubu), her salı ve cuma akşamı bisiklet turları yapıyoruz. Arada bir, arkadaşlarla, bağımsız ve uzun bisiklet turu da düzenliyoruz. Bisiklet olmasa burada sıkıntıdan patlardım sanırım. Her yere onunla gidiyorum. Sürekli beraberiz bisikletlerim “Bulut” ve “Fırtına”yla. “Fırtına” yeni bisikletim; deore setli ve 30 vitesli Carraro Sportive 230, sağlam ve perfomansı yüksek bir yol bisikleti. “Bulut” ilk göz ağrım, bendeki yeri ayrı. Arada bir, günlük işler için onu da kullanıyorum, boynu bükük zavallının. İstanbul’daki bisikletimse yine bir Carraro, 330 serisi harika bir şey. Adı “Şimşek”. Bisikletle yıllar sonra yeniden yakınlaşmak beni adeta çocukluğuma götürdü. Onlarla mutluyum. Beni anladıklarını düşünüyorum. Konuşuyorum bazen. Alıyorum kitabımı ve havlumu yanıma, kaçıyorum denize. Bisikletin verdiği özgürlük duygusunu tanımlamak zor. Sanırım Pinokyo’lu yıllarımdaki duygu bu hissettiğim. Kırmızı Pinokyo bisikletim, ah.

Neyse; Didim’i altına üstüne getirdim şimdiden. Bisikletle gitmediğim rota kalmadı. Uzun vadede şehirlerarası turlar yapmayı istiyorum, bakalım, hayat diyelim. Bir çadırım vardı yırtıldı, eskidi, attım gitti. Yeni bir çadır almalı Decathlon’dan falan.

Didim’de imza günlerim olacak bu hafta. Burada, Didim’in Altınkum sahilinde “Yazarlar Festivali” dzenleniyor her sene. 29-30-31 Temmuz’da Didim sahilinde yazar arkadaşlarla beraber kitap imzalayacağız.

Yazacak çok şey var ama elim kâğıda kaleme gitmiyor artık. Bir iç sıkıntısı, moralsizlik, yalnızlık ve donukluk duygusu. Bisikletle, aya giden bir yol bulacağım sonunda…

 

Bir ömre kaç kitap sığar bilinmez. Eskiden, ansiklopedi okurken yazarların hayat hikâyelerine özellikle takılırdım. Kimdir, ne zaman ve nerede doğmuş, ailesi yoksul muymuş, soylu bir aileden miymiş, ne zaman ve neden ölmüş, yazar olmaya nasıl karar vermiş, kaç kitap yazmış, neler yapmış?.. Merak işte, kediyi öldürür. Büyük bir iştahla okurdum böylesi şeyleri. Bu huyum değişmedi.

*

Zaman tanımsız ve şekilsiz de olsa geçiyor işte. Her şey değişiyor. İlaç kutuları çoğalıyor, saçların beyazlıyor, alnın açılıyor, hafif bir göbek… Bu görünmez düşman her şeye dair keskin bir isteksizlikle yüklüyor seni. Mutlu olmak neydi sahi? Nasıl bir şeydi o? Günler, haftalar, yıllar yerdeki kanı siler gibi siliyor zihnini. Ne çok şey aldı senden, gerçek bir hırsız o.

*

Şubat aylarından nefret ediyorum. Yaşamımdaki büyük kırılmalar, ayrılıklar, ölümler, kaybedişler hep şubatta oldu. Ben Sevgisiz Günlüğüme bu cümleleri not düşerken takvimden bir yaprak daha düştü ve 17 Şubat oldu bile. Babamın öldüğü gün bugün. 1994, daha dün gibi hatırladığın fotoğraf kareleri ne kadar eskiyebilir ki? Mezarına da gitmiyorum ne zamandır. Bazen rüyama giriyor elbet, görüşüp konuşuyoruz. Neyse… Yarın düşüneceğim tüm bunları, olan biteni…

Şubat aylarında pek güzel şey olmaz, ama benim yazdığım tüm kitaplar hep şubatta çıktı. Yeni öykü kitabıma “Ay Yağmurları” adını verdim. Kısa öyküler yazmayı seviyorum. Yolu açık olsun. Biliyorum ki kimsesiz bir kitap olacak. Artık bir çığlıksın ey kitap. Dilediğin yere düşür çığı.

Ölüme inat, yaşasın edebiyat!

* * *

Kitapçılardan isteyebilirsiniz

as%cc%a7ksiz-go%cc%88lgeler-o%cc%88yku%cc%88
AY YAĞMURLARI / Kadir Aydemir

Yitik Ülke Yayınları – Öykü – 100 sf. – Kapak tasarımı: Savaş Çekiç

Birbirine karışan izler, iki insanın tanışmasıyla ayrıldıkları an arasına sıkışan zaman, ölümle yaşamın buluştuğu rüyalar, insanın acısıyla doğanın hissettiği acı… Zamanla hiçbir şeyi “unutmayan”ların ve zehirli düşlerin anlık öyküleri var Ay Yağmurları’nda. Kadir Aydemir, şiirsel ve güçlü bir dille ustaca kaleme aldığı yeni öykülerinde az sözcükle çok şeyin anlatılabildiğini kanıtlıyor okura. Edebiyatı seven herkes için büyülü metinlerle dolu özel bir kitap…

* * *

Bir ağaç köklerini unutabilir mi? Hayır, kazanan sen değilsin asla. Yalnızlık elinde bir bıçakla gelir ve kendini hissettirir. Metali anlarsın. Perdeye sürtünen hafif bir rüzgâr gibidir zaman. Her şey bir anda olur. Sokağın ortasında tek başına kalırsın. Biçimsiz evlerin kör gözleri, çöp kutusu, kediler, yalnızlık ve sen. Kanlar içindesin! 

Tags: , , , , ,

kadir aydemir uygurca çeviri şiirlerŞiirlerim Uygurcaya çevrildi. Güzel duygu, yazdıklarınızın başka dillerde de olması. Kim bilir okuyanlar neler hissedecek, şiir bu yönüyle hiçbir edebiyat disiplinine benzemiyor. Doğu Türkistan’daki, 160 bin tirajlı bir gazetenin edebiyat sayfalarında yer almış şiirlerim. Urumqi Kechlik Gazetesi için çevirileri Ablet Berqi yapmış. 2015 biterken hoş bir sürpriz oldu. 

* * * 

Koca bir yıl sona erdi. Ne hissettik? Sadece acı ve keder. 2016’dan umutluyum; sağlıklı, mutlu, huzurlu ve bereketli güzel bir yıl olsun hepimize…

Haftaya Adana’ya, 9-17 Ocak’ta gerçekleşecek olan Çukurova Kitap Fuarı’na gidiyorum. İki hafta kadar orada olacağım. Çarşambadan gidip sevgili dostum ve yazarım Sıtkı Silah’la ve birçok arkadaşlarla sohbet için bir araya geleceğim. Bölgedeki tüm arkadaşları Yitik Ülke Yayınları kitap standımıza beklerim. Güzel bir fuar olacak… Akdeniz’in sıcacık insanlarını çok seviyorum. 

NİYET TAVŞANI – Kadir Aydemir 

 

Biraz daha eğildi. Yaşlı bir ağaca benziyordu; yıllar içinde kuruyan, topraktan sıyrılıp olduğu yerde ağırlaşan, gitmek isteyen ama gücünü yitiren bir iğdeye. Kararmış yüzü çok şey anlatıyordu. Boş bakışlar fırlatıp duruyor, onun için yaşamın tek anlamı olan beyaz tavşanını okşuyordu; sevgi ve nefretle karışık bir duyguyla yapıyordu bunu… Doğduğu andan itibaren ellerinde büyümüştü hayvan. Korkaktı, nedense bir adı yoktu. Ona bir ad koymayı gereksiz bulmuştu. Tanımlamak bir şeyin sonunu çağırmaktı belki de. “Tavşan” diye sesleniyordu ona. Tavşan sessizdi. Hızla geçen otobüslerden, motosiklet sesinden, kornalardan, aç martıların çığlığından ürküyordu. Beslenmek dışında bir şeyi çok iyi öğrenmişti; başı okşandığı zaman niyet tezgâhına sıkıştırılan kâğıtlardan birini kokluyor, dişlemeye çalışıyordu. Tavşan bu hareketi yaptığı an onu usulca alıp yerine koyuyordu adam. Ödülü bir parça yeşillikti. Günler böyle geçiyordu. Geceden havuçları kaynattığı suyu bakır bir kaba alıp tüm kâğıtları ıslatıyor, güneşte kuruttukça içine maniler yazıyordu. İlkokul terkti ama yazısı güzeldi, ah bir de yaşlandıkça titremeseydi elleri…

Caddenin bir köşesine konan bir niyet tezgâhı. Tezgâha her gün yırtık bir kartonun içinde gelen beyaz bir tavşan. Kadınların kahkahaları ve şaşkın bakışları. İstekli âşıklar. Her maniden sonra sarmaş dolaş ayrılan çiftler. Tavşanın dünyaya geliş nedeni buydu sanki. Her niyet çekilişinde biraz daha yorulan adamın tutsağıydı. Bunu yaparken atalarının hayatta kalmak için istemsizce bu eziyete katlandığını duyumsuyordu içinde. Yılar içinde adamın kavruk elleri tüylenmeye başlamıştı. Her geçen gün daha da küçülüyor, saçları beyazlıyordu. Olmadık sesleri duyuyor, gittikçe daha da ürkekleşiyor ve tezgâhı erkenden toplayıp gidiyordu. Gittikçe bir tavşana benzemeye başlamıştı adam. Hareketleri yavaşlamıştı. Yoldan geçenler hangisinin sahip hangisinin tavşan olduğunu karıştırmaya başladığında tezgâhta kalan son kâğıdı çekip aldı adam. Kendine okudu. Gece inmişti. Yalnızca iki tavşan vardı yolun kenarında, hiçbir yere gitmeyen. 

KADİR AYDEMİR

Yıllar oldu bir bisikletim olmayalı. Bir Pinokyo bisikletim vardı eskiden, kırmızı, güzel mi güzel. Tek anım onunla… O zamandan beri nerede bir bisiklet görsem içim giderdi, heveslenirdim. Pinokyo deyip geçme. Dolma lastikli, ön frenli, kız gibi bisiklettir. Sağlamdır. İyi dosttur, seni dinler, yarenlik eder… Bambaşka bir şey Pinokyo… 

Ve geldik 38 yaşına… Hep aklımdaydı, sonunda yaptım: Kendime mavi, güzel bir bisiklet aldım. Adını “Bulut” koydum. Bu yaz onunla geçti. Didim’de bir bisiklet grubuna üye oldum. İlk uzun turum Doğanbey/Karina’ya oldu, gidiş-dönüş 82 km’lik inanılmaz bir macera yaşadık. 

Bisiklet tam anlamıyla özgürlük demek benim için. Onunla konuşuyorum, ilgileniyorum, ona hediyeler alıyorum, mutlu olduğum için yapıyorum bunları. İnsanların yalanından dolanından, saçma sapan oyunlarındansa… Hiç olmazsa değerini biliyor, seninle geliyor her yere. Çocuklaşıyorum tabii onunlayken, özlemişim bu hale bürünmeyi. Yaz biterken ayrılmak hüzünlü oldu doğrusu. İstanbul’da da bir bisiklet grubu kurmayı düşünüyorum, bakalım. 

Bu arada bisiklet tutkunları için bir kitap projelendirdim. Aydın İleri yayına hazırladı, “Bisiklet Öyküleri” kitabı birkaç hafta sonra yayımlanacak. Yitik Ülke Yayınlarımızdan çıkacak olan kitapta 60’tan fazla yazarın bisiklet anıları var. İnanılmaz tatlı bir kitap, çok sevileceğini ve okurken herkesin çocukluğuna döneceğini düşünüyorum. Keşke hiç büyümeseydik, değil mi?.. Dünyanın bu kanlı halini gördükçe, bizi geçmişe sürükleyen her şey daha da fazla anlam kazanıyor… 

Sana bu yaz neler yaptığımızı uzun uzun yazamadım sevgisiz günlüğüm… Çok şey oldu… Didim’deyken sevgili kardeşim Onur Behramoğlu‘nun sürpriz yapıp yanıma gelmesi de en tatlı anılarımdan biriydi. Onur’umla bir hafta boyunca çocukluğumuza döndük adeta. Sitenin bahçesinde kıvrılarak ilerleyen bir yavru yılan gördük. Anadolu engereğiymiş. Zehirliymiş ve türünün nadir-korunmaya muhtaç örneklerindenmiş. Onunla karşılaşınca büyülendik desem yeridir… Kalakaldık… Şaşkındık… Benim şamanik erk hayvanım da yılandır. Onların mesajlarını artık daha iyi anlıyorum… Derken denize girdik. Baykuşları izledik. Şiiri gördük. Doğanın içinde geçen bir hafta ikimize de iyi geldi. Uzun yürüyüşler yaptım ve düzenli spora başladım. Bisiklet bahane oldu aslında; tempolu yürüyüşlere çıkıyorum artık. Günde ortalama 10.000 adım atıyorum, 8-9 km. yol gidiyorum. 

Tatilin son günlerinden birinde, uzun bir yürüyüş sırasında yerde yatan ölü bir serçe gördüm. Onu yavaşça yerden alıp kulağına bir şeyler fısıldadım. Bir taşı yerinden oynattım, toprağı kazmaya başladım. Onu açtığım küçük bir mezara gömdüm. Üzerine o taşı koydum. Kim bilir neden öldü, nasıl öldü, neydi onu çağıran şey? Hüzünle uzaklaştım… Derin düşüncelerle ilerlerken, yerde çırpınan bir kelebek vardı, son anda fark ettim… Ellerime aldım onu, ah dedim, ah güzel kelebek, ne oldu sana? Çırpınıyordu. Bir araba ya da görünmez bir şey çarpmıştı sanki. Ölümü görmüş gibiydi… Biraz konuştum, asfalttan uzaklaştırıp sık otların arasına bıraktım o güzelliği… Canını kurtardım… Belki de teşekkür edip uykuya dalmıştır… Bilmiyorum… Birkaç gün önce, bisiklet arkadaşım Tayfun’la 40 km’lik Didim-Akbük turu yaparken yolda yatan, yaklaşık 1 metre boyunda olan ölü bir yılan görmüştük… Yılanı geçince yol kenarında ölü bir yabandomuzuna rastladık. Korkunçtu. Yarısı yoktu. Korkudan hızla pedalladık… Gün ortasıydı. Geceleri yabandomuzları çok saldırgan oluyormuş, kendilerini yola atıp arabalara, motorlara saldırıyorlarmış. E orası onların evi, insanoğlu geliyor ve yuvalarını işgal ediyor resmen. Nerede yaşayacak bu hayvanlar? Nereye gidecekler?.. Bu dünya onlara ait! 

Yılanlarla, böceklerle, karşılaşmalarla dolu yalnız bir yaz geçti… Belki de hepsi kısa öykülerime, şiirlerime konu olacak, birer imgeye ya da metafora dönüşecek bu rastlantıların, kim bilir?… Yeni öykü kitabım bitek üzere bu arada. Ona bir isim arıyorum. Ne zor şey bir kitaba ad bulmak… Yazmaktan daha zor, ciddiyim… 2016’nın Şubatı’nda doğacak yeni kitabım. İsmi mi? Rüyamda göreceğime eminim. Gördüğüm ismi koyacağım. Hep öyle olur çünkü. Rüyaya yatmalıyım…

NOTLAR

-Öykülerim Hollandacaya çevriliyor, öykü kitabım Belçika‘da yayımlanacak.

Uluslararası bir etkinlikten mektup geldi, şiirlerimi çevirip enstalasyonlarda kulanacaklarmış, gerekli izni verdim, meraktayım.

-Dostlarımla yakında yeni bir edebiyat dergisi çıkartıyoruz. İsim babası ben oldum: “Çevrimdışı Edebiyat Dergisi” dergimizin ismi. Popüler kültür dergisi değil, edebiyat dergisi. Ben, Gökçenur Ç., Efe Duyan, Selahattin Yolgiden, Gonca Özmen, Zerrin Yılmaz, Vildan Bizer ve Melike İnci yan yanayız. Dergi, 2016’da yayın hayatına merhaba diyecek.

 

İki şiirim İtalyancaya çevrildi.

https://defterpoesiaturca.wordpress.com/2015/10/16/kadir-aydemir-due-poesie/

şaman yılanıErk Yılanı* – Kadir Aydemir 

 

Onu arada bir beslemelisin, dedi, tamam, dedim, durakladım, neyi, dedim, içindeki yılanı, dedi, düşündüm, onu, dedim, besliyorum, nasıl, dedi, ot yiyorum, dedim ve arada bir geceye karışıyorum, ona şiirler okuyorum, şarap içiyorum, onu eğlendiriyorum, bir yel gibi usulca ağaçlara sürtünüyorum, yere düşen meyveleri kokluyorum, uzak ayak seslerini ve küçük böceklerin telaşını hissediyorum, vahşi hayvanların yuvasını arıyorum, fakat öyle garip bir his var ki içimde, derin bir sızı, bir yara, gittikçe yakınlaşıyor, yakınlaştıkça uzaklaşıyor, bir rüyada kaybolmak ve uyanamamak gibi, işte, dedi, içindeki izler birbirine karışıyor, belki de dedim, belki de bir su birikintisi bulup kendimi görmeliyim orada, peki ya korkarsan, dedi, ben bir yılanım dedim, yalnızlığa yazgılı, sadece gitmektir tek bildiğim, gitmek ve unutmak, unutarak silmek benden kalan izleri…

 

 

* Benim şamanik nagual erk hayvanım “yılan”. Bu öyküyü beni koruyan, gözeten, yıllardır rüyalarımı süsleyen, bilgeliğini ve şifasını esirgemeyen şaman yılanıma hediye ediyorum. 

Tags: , , , , , , ,

 

 

Her şey yeniden. Yeniden her şey. Hiçbir şey olmamış gibi. Her şey olmuş gibi. Kaburganın içindeki sancı. Aldırmadan şarkılar söyleyen böcek. Zihnindeki kısa yolculuklar. Bin yıldır bekleyen kayanın sıcaklığı. Göğe çarpan kuşun altın kanadı. Arının konduğu çiçek, hüzün mü, neden öyle hissettin? Her şeye dikkatle bakıyorsun, fakat göremiyorsun aradığın şeyi. Bunca işaretin arasında ve yukarda kayan bulutların altında kayboluyor, kayboluyorsun. Uzaklaşan bir yelkenli gibi gözden yitiyorsun. Gözlerinin etrafındaki çizgiler uzuyor. Tırnaklarının içi ağaç kabukları ve toprakla dolu. Bir göl var ilerde, ölü taklidi yapıyor, sakın inanma ona. Çıplak ayaklarınla yavaşça yürü, yerin nabzını hisset. Bastığın ota karış. Pürler, karınca yolları, döne döne düşen yapraklarla örtülü yazıyı gör. Ah! Göremiyorsun! Ölümün buradan geçtiğini anlamıyorsun. Yere düşen saçlar nereye gider sanıyorsun? Kaybolan yüzükler yuvarlanarak nerede buluşur? Göl uyuyor, onun kederli yüzündeki çizgileri görmek için bir taş atman yeterli oysa. Kalbini söküp içinde saklanan o taşı çıkarmalısın. Sürgün veren ellerinle. Köklerine tutun. Sözcükler ağırlaşıp seni yere doğru çektiğinde, yürüyemediğinde, tam da şimdi… Yüzündeki çizgileri göreceksin orada. Ve her şeyin ölümün bir yansıması olduğunu… aşkın da.

Kadir Aydemir

Sevgisiz günlük; daha yeni aldığım telefonum bozuldu, valizimi bile hazırlamadım, kitapları seçmedim, dolmakalemlerime mürekkep çekmedim, yanıma defter almadım, diş macunu-diş fırçası-diş ipi, parfüm, bana şans getiren onlarca benim mutlu olsun diye bir güneş kremi, yani hiçbir şey yapmadım ama bu akşam yola çıkıyorum. Hayır, işin garibi, nereye gideceğimi yol bana söyleyecek. Garip, değil mi? Hayır. Olması gerektiği gibi. Boğucu temposuyla otogar ya da yarı korku yarı sevinçle adım attığım havaalanları fısıldayacak nereye gitmem gerektiğini. Önemli olan yolda olmak.

* * *

Ve güzel bir haber. Almanya’da da yayımlanan öykü kitabın “Aşksız Gölgeler” Hollandacaya çevriliyor ve 2016’da Belçika’da yayımlanacak. Ben Kıbrıs ve Makedonya dışında ülke göremedim ama yazdıklarım dünyayı geziyor. Haksızlık bu! :) Şaka şaka, çok güzel bir duygu… Çok mutlu oldum… Kırgın, sevinçli, hüzünlü, eksik bir duygu bu. Her şeyden biraz var içinde… Hani Arkadaş Z. Özger diyor ya o çok sevdiğim şiirinde:

 

“canlarım, canım benim

üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretmeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar”

« Older entries