Öykü Yazma Teknikleri Üzerine Kendime Notlar / Kadir Aydemir

İyi bir öykü nasıl yazılır? Bir öykünün iyi olması hangi şartlara bağlıdır? Ne zor sorular… Nasıl da karmaşık… Evet, bir metnin öykü olması çoğu insana göre belli kurallara bağlı, ama benim için değil. Geleneksel öyküde zaman belirleme, mekân, gerilim, sürprizlerle dolu bir son ya da çeşitli şaşırtmacalar kullanılır çoğu kez, ben bunların hepsini bazen kabul ediyorum bazen de reddediyorum. Kişi kendi ruhuna uygun olan sihirli noktaları kendi keşfetmeli ve kullanmalı. Öykü yazmak öncelikle gerçek bir histir, yola çıkaran sözcüğün kaynama noktasını bilmek ve dilde-anlatımda bir akış yakalamaktır. Bir mekâna ya da zamana bağlı olmak zorunluluğu hisseden yazar daha ilk paragrafta hapsetmiştir kendini. Bu cendereye neden sıkışalım? Öykünün zamansızlığını neden görmek istemiyoruz? Elinizde bir makasla kesilen bir ip parçası ya da yaşlı bir ağaçtaki kovandan koparılan bir avuç bal olduğunu düşünün; onlara bakınca kurduğunuz hayal onların bütüncül duruşlarından hem kopuk hem de onlara sıkı sıkıya bağlı değil midir? Öyledir… Köklerimize hem benzeriz hem de farklıyızdır geldiğimiz yerden…  

Yazmak istiyorsanız öncelikli iş dil kurallarını delirene dek okumak ve öğrenmektir. Ezberlemek değil demek istediğim, o kuralları içselleştirmek… Bir sözcükle karşılaşınca zihinsel bir deformasyon yaşamak. Ömer Asım Aksoy’un “Ana Yazım Kılavuzu”nu defalarca okuduğum yılları anımsıyorum, zira bugün de sık sık açıp bakarım… Her şeyi unutuyor insan… “Nasıl yazılıyordu bu kelime?” deyip bir iç sıkıntısı ve merakla karıştırırım sayfaları… İşte, öğrenmek bitmiyor… İnsan nisyanla yaşıyor…

Edebiyatta kurallara, kurslara, hocalara, yapay otoriteye inanan biri değilim. Kimi zaman konusu geçiyor bu “yazmak” eyleminin, sonra genç arkadaşların ne yazık ki internet dünyası üzerinde araştırma yaparak bilgi edinmeye çalıştıklarını görüyorum… Merak ettim ve birkaç metin okudum ben de öykü yazma kuralları/teknikleri üzerine ve güldüm kendi kendime. Ben, anın, zaman kırılmasının, uyumsuz rastlantıların kısa öykülerini seven ve yazan biriyim. Söylediklerim kendime bir iç nottan ibaret sadece.

Bu işin okulu ya da kuralı yok, bir şey var bu nehri besleyen o da şiir, öykü, deneme, roman, daha fazla öykü ve sonsuzca kitap okumak… Roman okumadan, sinema sanatının derinliklerinde kendi yönetmenlerimizi keşfetmeden, yüzyıllardır hareket edemeyen bir heykele bakıp her şeyden uzaklaşmadan, resim sanatını sevmeden, bir köy kahvesinde oturup yaşlı insanların yüzündeki derin çizgilerde kaybolmadan, aşkı yaşamadan, karanlığa savrulmadan, ölümle ve yoklukla yüzleşmeden, gece böceklerini ve doğayı anlamadan ne yazılabilir ki? Detayları yakalamak önemli. Sözcükler iyi kalpli yaratıklar değildir. Keskindir hepsi. Avuçlarınızda hissedeceksiniz o derin sızıyı. Şiirin gücünü damarlarında duyumsayan yazarlar bulacaktır gökyüzü altında söylenmemiş sözleri…

Öykü yazmak için hiçbir kılavuza ihtiyacınız yok. Bazen bir bilet alırsınız ve otobüsteki köhne koltuğu arkaya yatırdığınızda çatallı bir ses duyarsınız. Bir karşılaşmadır bu; bir şimşek çakar gözlerinizin önünde. İki yaşlı kadın konuşuyordur; ilaç reçeteleri, ölüm haberleri, evden kaçan bir kız ve o cinayetten bahsederler… Öykücü her an, rastlantılar zincirinde çarpıştığı her şeyi ve her sesi diğer her şeyle/bağımsız ve ilintisiz düşlerle birleştirebilir. İmge yaratmanın önemini kavramalı bu yüzden. Öykü yazımı için dilin anlatım olanaklarını kullanmanın en önemli noktalarından biri de imge. Yazmak üzerine çok şey söylenebilir, farkındayım… Siz en iyisi beni de dinlemeyin, özgürce yazın ve inatçı olun. Kitap kokusunu içine çekerek sözcüklerin o yitik ülkesine geçiş yapabilen herkesin yolu açık olsun. Öykü sokakta, bunu unutmayın; öykü en yakınınızda, ailenizde, bahçedeki karınca yolunda, bir arabanın çarpıp kaçtığı kedide, apansız yere düşen ölü kuşlarda saklı edebiyat… Öykü hayatın labirentlerine sızmıştır… Görebilene… Yüzleşebilene… Sokağa çıkabilene.

Bir küçük not: Defteri ve dolmakalemi her zaman yanında olan herkes öyküye biraz daha yakındır. 

Başarı dileklerimle.

Kadir Aydemir

Tags: , , , , , ,

Kadehe bir buz daha attım. Gökte sadece tek bir yıldız vardı. Parlayıp sönen kederli bir yıldız. Yorgun gözlerimi kısıp baktım. Hâlâ yanıyordu sanki… Bardağı sıkıca tuttum, salladım, küçük bir anafor oluştu… Bir yarasa hızla geçti önümden. Ağzımda bekleyip ısınan alkolü yutkundum. Kanıma karışan o sonsuz yorgunluk hissi güçlenip yeniden geldi. Neydi zamanın benden çaldığı? Neden bitkinim artık? Kalbim neden yavaş atıyor? Bunca yıkıntı altında nasıl sağ kaldım? Nerede parçaladığım aynalar? Eski yüzüm nerede? Kocaman bir boşlukta hissediyorum bazen kendimi. Giden gitti, tırnaklarımla çizdiğim görünmez yaralar yeniden kanasa da, geçti zaman, döküldü sır… Söz verdiğim toprak bekliyor beni uzak yağmurların altında… Geceyi böyle karşılıyorum… Uzakta bir yıldız, tek başına, rüzgârın acıyla savurduğu perdelere uzanıp bana bir şey anlatmaya çalışan bir yıldız, gölgelere karışan ölülere seslenip kayboluyor. Otların arasında bambaşka bir hayat var, biliyorum. Son yudumu alıp kadehi uçurumdan aşağı bırakıyorum. Bir adım daha atıyorum… Karnımda boş bir hoşluk, derin bir sızı… Uzakta bir yıldız… Kırılan ayna… Kaybolan gölgeler…

OYUN / Kadir Aydemir

Babamın anısına…

“İyileşeceksin,” dedim.

İçinde geçen “M” harfine basa basa, içten, sıcacık, adeta kanatarak bir şey söyledi. Harfleri birleştirebilmeyi ne çok isterdim, anlamadım söylediği şeyi, ama anlamış gibi yaparak tebessümde bulundum. O sözcüğü daha önce bana hiç söylememiş gibi bir hali vardı yüzünde.

Önümde upuzun yatıyor, nefesi yüzüme çarpıyordu. Elimi elinin üstüne koydum. Erimiş etinin içindeki sert kemiklerini hissediyordum. Avucumu yavaşça bastırdım. “Sen iyi ol,” dedim. Bunu, bir şey söylemiş olmak için söylememiştim. Konuşamıyordum, sözcükler yok olmuştu, boğazıma tarifsiz, büyük bir kılçık batmıştı. Karşımda duran bu insanda, gözlerinin camında ölümün gölgesini görmüştüm. Ona hiçbir şey söyleyemezdim. Hiçbir şey… Belli etmemeliydim.

İlaç kokuları arasında, parlak ışıkların anlamsız gölgeleri altında bir sedye. ‘Şimdiye kadar kimler yatmıştır burada acaba…’ Sedyede her nefes alışında acı çeken bir insan. Ağzındaki tek tük dişlerin arasından çıkan sözcükler ıslığa dönüşüyordu. Etrafına anlamsız anlamsız bakıyordu arada bir. Bir şeyler anlatmak isteyen eli, normalde yapmayacağı telaşlı hareketler çiziyordu havada. Göğsü inip kalktıkça, ölüm daha da yaklaşıyor gibiydi…

Kendi kendine bir şeyler mırıldanmıştı. Uzakta bir yerdeydi o an, belli; belki bir dağ yolunda koşuyordu, iki büyük taşın üstünden atlarken orada uyuyan yılanı uyandırmıştı; belki de bir karamuk ağacının acı meyvesini sürüyordu tırnaklarına. Elleri ağacın kanıyla boyanmış, çatlamış toprağı ufalayıp ellerini onunla yıkamıştı.

Tutamadığım bir gözyaşı damlası gözkapağımdan fırladı ve burnumu yalayarak yere düştü. Damlacığın düşüşünü izledim farkında olmadan. Yerde onlarca yöne dağıldı. Küçücük, tuzlu bir su damlacığıydı.

Dişlerini sıktı, gizli bir hançer vücuduna saplanmış da dönüyordu sanki. Gözlerinde kırmızı şimşeklere benzer kılcal damarlar seçiliyordu. Birkaç saniye sonra rahatladı. Ben de içimden bir oh çekmiştim böylece.

Onu son kez sıcakken öptüm. Son kez olduğunu nerden bilebilirdim. Sakalları yüzüme batmıştı. Kısa bir süre süzdü yine beni. Bakışlarında bir şey vardı, çözemediğim bir şey. Kendisi bu ayrılık anının farkındaymış gibi, başını hafifçe kaldırıp gidişimi izlemişti.

Dışarı çıktım.

Kar yağıyordu.

Hiç durmayacakmış gibi yağan kar tanecikleri, bembeyaz sihirli örtüsüyle kaplıyordu her şeyi. Sesler bile donmuş gibiydi sokakta. Asılı kalmış çığlıklar, ünlemler, korna sesleri, kahkahalar. Kar her şeyin şeklini alıyordu bilinçsizce.

Ayakkabılarımın buzlu yolda çıkarttığı titreşimleri işitiyordum yürürken. Yüksek bir sokak lambasının uzayan gölgesi altında durup ağladım.
Ölümü görmüştüm.

• • •

Mahalledeki tüm kadınlar ağıtlar yakıyordu. Elini göğsüne vuran ana, yerden bir tutam toprak alıp saçlarına çalıyordu. Erkekler de kendilerini tutamıyorlardı, tüm gözyaşları dar sokakta birleşip sel olup akıyor, kendine kattığı her şeyi sonsuzluğa sürüklüyordu. Bu garip uğultular arasında bir tek ben öylece kalakalmıştım. Zaman durmuş, bulutlar hareketsizdi. Güneş gözükmüyordu, ama duvarlara tırmanan küçük ışık örümcekleri vardı. Derken, iki sandalye arasına uzatılan tahta tabutu açtılar. Son kez gökyüzünü görecekti, işte. Ama görebilecek miydi renkleri? Küçük kuşların cıvıltıları kulağına uzanacak mıydı? Her zaman “Pisst!” diye kovduğu kedicikler kumaş pantolonuna sürtünecek miydi yeniden?..

Bembeyaz bir kefen içindeydi. Yavaşça açtılar. Herkes sırayla öptü yüzünü. Öpen kadınlar fenalaşıyor, bir iki adım sonra da düşüp bayılıyorlardı. Yere düştüklerinde ortaya çıkan sesi anımsıyorum. Sıra sonunda bana gelmişti, yaşlılardan biri omzumdan tutup itelemişti beni ileriye doğru. “Haydi, öp,” derken ses tonunda oluşan acı duyguyu anlatabilecek sözcük bulmak zor. Öpmek için eğildiğimde onun gözlerinin açık olduğunu gördüm. Korkmuştum. Damarlarımda akan kan bir yana çekilmişti. Sanki benim bir parçam değildi önümde yatan insan. ‘Neden gözlerin açık?.. Neden…’ diye geçirmiştim içimden.

Yüzü yeni tıraş edilmişti ve şimşek gibi bembeyazdı.

Eğilip öptüm…

Etin soğukluğu yüzüme çarptı.

Kendimi kaybettim.

Her yer ansızın karardı.

• • •

Öpmek için eğildiğimde, nedense bir yaz günü yaşadıklarımız aklımdan geçmişti. Yıllar önce bir gün tıraş olurken izliyordum onu. Adaleli kollarıyla yaptığı her seri harekette pazıları biraz daha meydana çıkıyordu. Kendi koluma dokunduğumda ne kadar güçsüz olduğumu anlamıştım. O, yanağını içine çektiği havayla şişiriyor, sakallarını rahatça alsın diye ucunu kırdığı jileti yüzünde ileri geri kaydırıyordu. Kollarındaki gücü hissediyordum. Ne güzel, sonsuz bir manzaraydı. Hiç bitmeyecek sanırdım…

Şimdi derince açılmış olan bu kuyuya yerleştirildi bedeni. Bembeyaz bir kefene sarılı, doğmamış bir bebek, yeni örülmüş bir koza gibi bembeyaz. Dualar okuyanlar, inleyenler var çevrede, o neyi duyabilir ki? Hangi seslenişi, hangi şarkı?

Adını bile duyamaz artık o!

Herkes ona bakıyor. Yüzü yok, bembeyaz bir bezle sarılı tüm vücudu. Ona sarılıp ben de birlikte gitmek istiyorum sonsuzluğa. Beni de gömsünler onunla birlikte, ne olur! Beni de alsın solucanlar, kör yılanlar ve katil zaman. Eriyeyim toprağın sağır sessizliğinde.

Herkes bana bakıyor.

Yüzüm yok.

Baktığım her şey eğilip bükülüyor.

Birden, “Haydi,” diyor amcam, omzumu kavrayıp iri parmaklarıyla canımı acıtarak, “ilk toprağı sen serp babanın üstüne…”

 

“OYUN” – AŞKSIZ GÖLGELER adlı ilk öykü kitabımdan alınmıştır. 

uygurcaSevgili arkadaşım M. Levent Kaya, “Sessizliğin Bekçisi”nden iki  seçip klasik Uygurca (sol), klasik Moğolca (orta) ve klasik Mançucaya (sağ) çevirmiş. Teşekkürlerimle.

 

 

Tags: , , , , ,

as%cc%a7ksiz-go%cc%88lgeler-o%cc%88yku%cc%88

AY YAĞMURLARI – “KURDUN AĞITI II”

Elmas Şahin

Çevrimdışı İstanbul’un son sayısında Kadir Aydemir’in öykü kitabı Sonsuz Unutuş‘a bilinçsel bir yolculukla anlatı üzerine anlatı yapmaya çalışmış, amansız bir bilinç yolculuğuna çıkan Yalnız Kurt ‘Tiresias’ı “dikenler ülkesi”nde ‘kırkveren ağacı’nın “aşksız gölgeler”i altında “ay yağmurlar”ıyla baş başa bırakmıştım. Daha doğrusu bilinmezlik onu “Taş Yol”a sürüklemiş, fütursuzca çalkalanan denizin kıyısında yolu yazarla kesişmişti. Bitmemişti daha öyküsü, yazarın varlığından habersiz üzerine dökülen ay yağmurları altında Likyalı ölüler için şarkılar söylerken bulmuştu bir anda kendisini. Bilemezdi neler olacağını, zira anlatıcısı da bilmiyordu olacakları, başı yoktu öykülerin sonu da olamazdı. Şimdi ay yağmurları, yarın kim bilir hangi sağanak karşılayacaktı kendisini, hiçbir fikri yoktu. Uzanmıştı işte yanı başındaki sahile. Çorak tepelerin rüzgârı nereye savurursa oraya gidecekti. Ben de peşi sıra.

Yazar dostumun ay yağmurlarıyla karşıladığı yalnız kurt aynalara çarparak düşüvermişti önüme. 2016 yılında yayınladığı Ay Yağmurları ile Kadir, Sonsuz Unutuş gibi bilinçten bilince çarpan otuz kısa öykü ve “kısa ölümler” başlığı altında birer dizeden birkaç satırlık elliye yakın şiir tadında “küçürek öyküler” ile bireyi dipsiz denizin kollarına atarak “oyun ve ceza”ya çarptırıverince bireyin ağıtı beni mıknatıs gibi çekivermişti oyunun içine. Daha doğrusu oyun muydu, ceza mıydı bilemediğim bir girdabın içinde Tiresias’ın peşine düşüvermiştim. Niye bu kadar beklemiştim? Niye susmuştum onca zaman bilmiyorum. Öykü kitabının girişinde Cortázar’ın sözlerinden farksızdı benim de durumum. İkimiz de susmuştuk. Söyleyecek tek bir sözümüz bile yoktu, hem bir o kadar yakın, hem de bir o kadar uzaktım kitaba. Bilinci dinlemiş olmalıyım, içime akıtmış olmalıyım sözcükleri. Gün bugünmüş diyorum. Emin değilim yine de. Sözcükler, sözcükler, sözcükler anlamını bulacak mıydı dışarı çıkınca? Hangi anlamı? Her okuduğumda değişiyordu anlamlar, dün başkaydı, bugün başka, yarın başka olacak biliyorum. Bir kış günü, “zamana yayılan öyküler” diye imzalayıvermişti Kadir. Zaman yakalamış olmalı bu kez beni diyorum. Read the rest of this entry »

Tags: , ,

kadir sonsuz kapak

SONSUZ UNUTUŞ – “KURDUN AĞITI”

Elmas Şahin

Gerek Sessizliğin Bekçisi, Dikenler Sarayı, Rüzgârla Saklı, Soğuk Yazgı adlı şiir kitaplarıyla, gerekse Aşksız Gölgeler, Sonsuz Unutuş ve Ay Yağmurları isimli öykü kitaplarıyla adını duyuran Kadir Aydemir, sadece yazarlığı ile değil, yaratıcısı olduğu Yitik Ülke ve yayın kadrosunda bulunduğu Çevrimdışı İstanbul ile yayıncılık alanında da Türk edebiyatına anlamlı katkılar sağlıyor. Şiir ve öyküleri kadar genç şair ve öykücülerin doğmasında gösterdiği çabalar az değil. Ürettiği kadar ürettiriyor da. Eserleri birçok yabancı dile çevrildi ve çevrilmeye de devam ediyor. Dağıttığı ağaç tohumları ve fidanlarını saymama gerek yok, bilmeyen yok neredeyse.Amacım elbette burada yazar dostum sevgili Kadir’i anlatmak değil, öykücülüğüne Sonsuz Unutuş ile eleştirel bir yolculuk yapmak. Aşksız Gölgeler ve Ay Yağmurları’nı her okuduğumda farklı hazlar alsam da, Sonsuz Unutuş’un yeri ayrı bende. Aynı bedende kol kola gezen iki kardeş ‘yaşam’ ve ‘ölüm’ belki de beni “sonsuz unutuş”a bağlayan. Belki de ‘babasızlık’. Yazar ile aynı kaderi paylaştığımız sonsuzluğa uğurlanan bir ‘baba’nın ironik bir biçimde unutuluşu. Ne var ki ölüm, unutma edinimini başaramıyor. Anılar, unutulmak yerine sonsuzca hatırlanıyor. Ölüm, yaşamın peşini bırakmadığı gibi, yaşam da ölümün peşini bırakmıyor. O nedenle sevgili Kadir, “unutuşun diriliğine” diyor Sonsuz Unutuş’un girişine. Öykü kitabının, Neruda’nın “Unutmak yok” şiiriyle başlaması da bir o kadar uyuşuyor öykülerin özüyle. Read the rest of this entry »

Tags: , , ,

Sevgili Çayan Okuduci, sağ olsun, sürpriz yapıp üç şiirimi Kürtçeye çevirmiş. Yazdıklarımızın bambaşka dillerde seslenmesi, uzaklara ulaşması büyük mutluluk. 

 

Li Benda Te / Kadir Aydemir

derya wiha bicoşî
Piyên te şîldibin

min çend çar got
ji pêlan dûr bide xwe

me kaşdike
ber bi kûriyeta zêdetir

û keverê xîçik dilşikestî
berxwe dide ji bo neçûne
hişk pê girt karsexa ku
pê bawerî aniye

…bêguhnedêrî î
li dûrî fenerêk ditemire

belavbû xwelîya ku te pêlkir
tenêtiya xweyna germîk

 

 

Xatirxwazî / Kadir Aydemir

bêdeng diherikê xwînna
hejîra ku radize

min hizra te kir
despekir rêjne, te go tû bû

dare gülistana xwe girtine
sî zû ve xwe hindakirî bû

ji diriyê hişk ve rewî
kaşdikir ewrên miri

Ba ye payize…

 

 

Evinêk Bedawî / Kadir Aydemir

tû ji min hêzdiki, go Jin
ez wûsa ji te hêzdikim ku, go mêr
û berf te dî bariya

wexte te ra me her sikak der te bêhre
nedûre karsexa çaven te
hemû pel weşîyanbin ji
li ser kûritîya qoka min
her tişt dûr bike ve
disa, li nav dile te de ez ê stêrka temaşe bikim

ew ê çi bimine ji te çaxe tû herî?
têma helbesta jan, ew apartman, miriye kelek
û bin gomlekê min de xwînna ku dimeşe

lewra tûneye evin li ser tu kulilkêk
biberedayî diqetin pel ê şirin

Helbest: Kadir Aydemir
Werder: Çayan Okuduci

Yazıyor ve unutuyorsun. Nehre düşen bir damla su gibi sözcükler. Zamanın o büyük akışı içinde küçük çatlaklar arıyoruz belki de. Uğultulu bir uyku, içinden çıkamadığımız bir koza. Ne ki yazmak? Süreğen bir acı. İşte, yeni kesikler atma zamanı geldi. Ne zaman bir kitapçıda kendi kitaplarıma rastlasam kırık bir gülümseme yerleşiyor yüzüme. Gülmüyorum aslında, içe işleyen, ilerleyen bir hüzün bu. Anlatması güç, kederli bir şey…

Uzun bir mola vermiştim. Yeni bir derleme kitap hazırladım, tam üç yıl sürdü projelendirip yayımlamam. “Kedi Öyküleri” adını verdim bu toplama, genç yazarlara, sevdiğim dostlara ve yeni imzalara yer verdim kitapta. 44 yazar bir araya geldi. Yolu açık olsun. Bir diğer gelişme de şiir kitabım “Soğuk Yazgı”nın 2. Baskı’sının yayımlanması oldu. Bir şiir kitabının yeniden doğması çok hoş bir duygu. Ayrılık şiirleri ve haikular var Soğuk Yazgı’nın sayfalarında. Meraklısına tabii ki. İlk baskısı 500 adet, özgün iç tasarımla özel basımdı. Bu sefer iki katı üretildi ve yeni bir kapakla evrene merhaba dedi kitabım.

Şiir yaşasın, yaşasın şiir. Her şey onun için. Çünkü o kazanacak bu oyunu, biliyorum. Bir gün yapayalnız kalıp her şeyle hesaplaştığında, şiirin eli usulca okşuyor olacak saçlarını. 

Kedi Oykuleri - kadir aydemir

soğuk yazgı 2

Tags: , , , ,

Uzun bir aradan sonra detaylı şiir okumalarına yeniden başladım. Sanırım kitaplığımda bulunan yüzlerce şiir kitabını, hepsini, yeniden gözden geçireceğim. Unutmuşum nerede ne olduğunu. Kitapların içine gelişigüzel notlar almışım. Şiir şiirden doğuyor biraz da, ona yoğunlaşmak gerekiyor. Shelley’den sevdiğim bir şiiri buraya not düşüyorum. Şu sıralar Lord Byron, Yetas vb. okumalar yapmak hoşuma gidiyor. Didim’deyim, kısa yolculuklar var görünürde, bu yaz da böyle geçiyor…

 

Ozymandias / Percy Bysshe Shelley

Eski bir diyardan bir gezgin dedi ki bana:
Çölde duruyor bir çift büyük, gövdesiz bacak
Ve onların yanında, yarı gömülmüş kuma,
Taştan, haşin bir insan yüzü, ortadan çatlak,
Burkulmuş dudakları ve çatık kaşlarıyla
Gösteren o alaycı yontucunun çok iyi
Kavradığını bütün o hırçın duyguları,
Bir zamanlar bir canlı yüreğin beslediği
Ve şu sözler yazıyor üzerinde tabanın:
“Ozymandias’ım ben, bilin ki, krallar kralı;
Kendini büyük sanan bir kez de bana baksın!”
Kalmamış başka bir şey, tek parçacık bile.
Çevresinde o koca, harap olmuş anıtın
Uzanıyor kumlar hep alabildiğine.

Çeviren: Şavkar Altınel

Tags: , ,

BUĞU – Kadir Aydemir

“Hiçbir şey hissetmiyorum. Kış geldi. Kış insanın kalbini de donduruyor demek ki.” diye başlayan bir öykü bu. Siteden kaldırdım. Bir dergide yayımlayacağım ve bir gün yeni bir öykü kitabı yazarsam oradaki yerini almayı beklesin istedim… O zamana dek tozlu, derin bir uykuda dalsın…

Böyle işte… Sessizlik saati…

« Older entries