Aşk ve Gölge

Kadir Aydemir


Zaman eskimez. Geçip giderken her şeyin yüzünü de yanında götürür. Meyveleri soldurur, kelebeği öldürür, anneleri ağlatır. Fotoğraf karelerine asılı gülüşünüz dondurulmuş bir mutluluk tablosu olur artık. Albümünüzü açar ve bir kısmı kartona yapışmış resimleri tek tek çıkartmaya çalışırsınız. Zaman buna bile izin vermez, bu küçük zevke. Dönüp resimlere bakmanız bile bir müdahaledir kendisine, siz çıkartmak için zorlarken yırtılır fotoğraflar. Sahip olduğunuz hiçbir şey kalmayacaktır geriye, rüzgâr bunu anlatmaya çalışır gizli bir yazıyla. Rüzgârı umursamayız. Kuşlar uyarıp durur bizi, kulak asmayız kuş seslerine. Karıncaların her hareketi bir işarettir, bizi bekleyen kadının yönünü gösterir beyaz yollar, ezip geçeriz onları… Sonunda anlarız ki her şey ona aittir. Zaman efendisidir ruhumuzun.

***

Onunla ilk karşılaştığımda zamanın katılaşmış, kolumdaki saat durmuştu. Saatin küçük camına bir iki kez vurmuştum işaret parmağımla. Camdan tok bir ses gelmişti sadece. Saatin sivri akrebi onu ilk gördüğümde, 8 rakamının üstünde çakılıp kalmış, saat durmuştu. Zaman bir süreliğine yitivermişti işte. Zamanın içinde bir tünel açılmış, dakikalar ve saatler anlamsızlaşmış, kimseye çarpmamak için sağa sola bükülerek yürüdüğüm caddedeki her şey donup kalmıştı. Hareketsiz insanlar, büyük açılmış gözler, havada kalmış eller, içi dolu alışveriş poşetleri, yere eğilip ayakkabılarını bağlayan bir kadın, elindeki paketi çöp kutusuna atmaya hazırlanan çocuk… En çok da ağız hareketlerine takılmıştım insanların. Her biri değişik şekiller almış, en anlamsız yüz ifadeleriyle birleşerek amorf şekilli bir Picasso tablosundan fırlamış gibiydiler. Dudakları bir çizgi halini almış genç kızın yanında gülümseyen bir başkası, ağzındaki sigarayı dişlerinin arasına kıstırmıştı. Akreple yelkovanı bir anda durmuş bir kol saati tüm bunları gerçekleştirebilir miydi?

Buna kendimi sonuna kadar inandırdıysam da, gözlerimi açıp kapamamla her şey eski haline dönmüştü yine.

Şehrin en kalabalık caddesinin tam ortasında buluşmuştuk. Binlerce insan akıyordu yanımızdan. Sesler birbirine karışıp anlamsızlaşıyor, caddenin ortasında tanımsız bir bulut olup göğe ağıyordu. Bu yorucu kütle, bulutları geçince apartmanlara ve gittikçe küçülen insancıklara tepeden bakıyor, bilinmez bir uzaklıkta parçalanıp yok oluyordu.

Onu görmüştüm. Az ilerde, bir sokak lambasının altında, elinde sarı kapaklı bir kitapla duruyordu. Yaklaştıkça hareketlenmeye başlayıp elini sallayarak ince bir sesle bağırmıştı bana:

“Buradayım! Hey!”

Karşımdaydı.

Gözlerine baktım, kirpiklerini belirginleştirip uzatan rimel ona bir Mısır tanrıçasının gücünü vermişti. Yaklaşıp, kokusunu içime çekerek hafifçe öpüverdim.

“Merhaba, tam sözleştiğimiz saatte…”

Kolumdaki saate baktım. Sekize on vardı. “Gecikmedim ya?” dedim.

“Yo, hayır, ben de şimdi geldim sayılır,” diye cevap verdi.

Gülümsüyordu. Sonradan bu gülümsemeye çok alışacaktım, kim bilir?..

***

Bana bakıyordu. Gözlerini gözlerime dikip, şüpheyle izliyordu beni. Yüzümde bir balıkçıl kuşu gibi gezinip, küçük balıklar arıyordu durmadan. Oysa yüzüm durgun bir denizdi bunu anlayacaktı. Gözlerimi gözlerine yaklaştırdım, onun görüş alanını tamamen doldurup, elimle dudaklarına dokundum. Üzerinde gezdirdim parmağımı. Kalbini korkuyla sevinç arası bir duygu kapladı -bunu hissedebiliyordum- garip bir kaçma isteğiyle yüklendi teni. Zevkli bir oyundu bu, yüzyıllardır oynanan. Başımı ondan uzaklaştırsam da güzel yüzünden kopamadım. Ela gözlerine kenetlenmiştim. Yutkunuşunu bile takip ediyordum. Yüzünü ezberlemek istiyordum. Onu öpmek istiyordum. Öpmek…

“Gölgelerimiz,” dedi, kahvesinden bir yudum alarak, “ne garip, iki gölgeyiz ikimiz de.” Önündeki bardakta oval bir dudak izi oluşmuştu.

Elinin gölgesi, oturduğumuz kafenin loş ışığıyla uzuyor, yanımızdaki saksı çiçeğinin dallarının arasına karışıyordu. Gölge, yeşil bitkinin yapraklarını seviyor, onlara şefkatle dokunup, üzerlerindeki tozu siliyordu sanki.

Ona Pablo Neruda’nın en sevdiğim şiirlerinden birkaçını okudum. Şiir okurken her zamanki gibi tekledim, heyecanlandım, ama şiirin büyüsü her şeyi unuttururdu nasıl olsa, öyle de oldu.

“Gölgelerden korkar mısın?” dedim.

“Evet, bazen…”

“Korkma benden.”

Sustu.

“Sana rastlayana kadar ben de bir gölgeydim…” dedim.

Soluksuz öptüm onu. Ağzı yemyeşil bir çayırlıktı. Ağzından bir gökkuşağı doğdu ve içime girip damarlarımda gezinmeye başladı. Sonra masmavi bir deniz olan ağzından içeri girerek kayboldum gölge içinde. Birisi elimden tutup götürdü beni…

 

***

Kadir Aydemir’in 2007′de Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan “Aşksız Gölgeler” adlı öykü kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır, yazarından izin almadan, kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, yayımlanamaz.

Tags: , , , , , , ,

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

6,648 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress