Öyküler

You are currently browsing the archive for the Öyküler category.

Öykü Yazma Teknikleri Üzerine Kendime Notlar / Kadir Aydemir

İyi bir öykü nasıl yazılır? Bir öykünün iyi olması hangi şartlara bağlıdır? Ne zor sorular… Nasıl da karmaşık… Evet, bir metnin öykü olması çoğu insana göre belli kurallara bağlı, ama benim için değil. Geleneksel öyküde zaman belirleme, mekân, gerilim, sürprizlerle dolu bir son ya da çeşitli şaşırtmacalar kullanılır çoğu kez, ben bunların hepsini bazen kabul ediyorum bazen de reddediyorum. Kişi kendi ruhuna uygun olan sihirli noktaları kendi keşfetmeli ve kullanmalı. Öykü yazmak öncelikle gerçek bir histir, yola çıkaran sözcüğün kaynama noktasını bilmek ve dilde-anlatımda bir akış yakalamaktır. Bir mekâna ya da zamana bağlı olmak zorunluluğu hisseden yazar daha ilk paragrafta hapsetmiştir kendini. Bu cendereye neden sıkışalım? Öykünün zamansızlığını neden görmek istemiyoruz? Elinizde bir makasla kesilen bir ip parçası ya da yaşlı bir ağaçtaki kovandan koparılan bir avuç bal olduğunu düşünün; onlara bakınca kurduğunuz hayal onların bütüncül duruşlarından hem kopuk hem de onlara sıkı sıkıya bağlı değil midir? Öyledir… Köklerimize hem benzeriz hem de farklıyızdır geldiğimiz yerden…  

Yazmak istiyorsanız öncelikli iş dil kurallarını delirene dek okumak ve öğrenmektir. Ezberlemek değil demek istediğim, o kuralları içselleştirmek… Bir sözcükle karşılaşınca zihinsel bir deformasyon yaşamak. Ömer Asım Aksoy’un “Ana Yazım Kılavuzu”nu defalarca okuduğum yılları anımsıyorum, zira bugün de sık sık açıp bakarım… Her şeyi unutuyor insan… “Nasıl yazılıyordu bu kelime?” deyip bir iç sıkıntısı ve merakla karıştırırım sayfaları… İşte, öğrenmek bitmiyor… İnsan nisyanla yaşıyor…

Edebiyatta kurallara, kurslara, hocalara, yapay otoriteye inanan biri değilim. Kimi zaman konusu geçiyor bu “yazmak” eyleminin, sonra genç arkadaşların ne yazık ki internet dünyası üzerinde araştırma yaparak bilgi edinmeye çalıştıklarını görüyorum… Merak ettim ve birkaç metin okudum ben de öykü yazma kuralları/teknikleri üzerine ve güldüm kendi kendime. Ben, anın, zaman kırılmasının, uyumsuz rastlantıların kısa öykülerini seven ve yazan biriyim. Söylediklerim kendime bir iç nottan ibaret sadece.

Bu işin okulu ya da kuralı yok, bir şey var bu nehri besleyen o da şiir, öykü, deneme, roman, daha fazla öykü ve sonsuzca kitap okumak… Roman okumadan, sinema sanatının derinliklerinde kendi yönetmenlerimizi keşfetmeden, yüzyıllardır hareket edemeyen bir heykele bakıp her şeyden uzaklaşmadan, resim sanatını sevmeden, bir köy kahvesinde oturup yaşlı insanların yüzündeki derin çizgilerde kaybolmadan, aşkı yaşamadan, karanlığa savrulmadan, ölümle ve yoklukla yüzleşmeden, gece böceklerini ve doğayı anlamadan ne yazılabilir ki? Detayları yakalamak önemli. Sözcükler iyi kalpli yaratıklar değildir. Keskindir hepsi. Avuçlarınızda hissedeceksiniz o derin sızıyı. Şiirin gücünü damarlarında duyumsayan yazarlar bulacaktır gökyüzü altında söylenmemiş sözleri…

Öykü yazmak için hiçbir kılavuza ihtiyacınız yok. Bazen bir bilet alırsınız ve otobüsteki köhne koltuğu arkaya yatırdığınızda çatallı bir ses duyarsınız. Bir karşılaşmadır bu; bir şimşek çakar gözlerinizin önünde. İki yaşlı kadın konuşuyordur; ilaç reçeteleri, ölüm haberleri, evden kaçan bir kız ve o cinayetten bahsederler… Öykücü her an, rastlantılar zincirinde çarpıştığı her şeyi ve her sesi diğer her şeyle/bağımsız ve ilintisiz düşlerle birleştirebilir. İmge yaratmanın önemini kavramalı bu yüzden. Öykü yazımı için dilin anlatım olanaklarını kullanmanın en önemli noktalarından biri de imge. Yazmak üzerine çok şey söylenebilir, farkındayım… Siz en iyisi beni de dinlemeyin, özgürce yazın ve inatçı olun. Kitap kokusunu içine çekerek sözcüklerin o yitik ülkesine geçiş yapabilen herkesin yolu açık olsun. Öykü sokakta, bunu unutmayın; öykü en yakınınızda, ailenizde, bahçedeki karınca yolunda, bir arabanın çarpıp kaçtığı kedide, apansız yere düşen ölü kuşlarda saklı edebiyat… Öykü hayatın labirentlerine sızmıştır… Görebilene… Yüzleşebilene… Sokağa çıkabilene.

Bir küçük not: Defteri ve dolmakalemi her zaman yanında olan herkes öyküye biraz daha yakındır. 

Başarı dileklerimle.

Kadir Aydemir

Tags: , , , , , ,

OYUN / Kadir Aydemir

Babamın anısına…

“İyileşeceksin,” dedim.

İçinde geçen “M” harfine basa basa, içten, sıcacık, adeta kanatarak bir şey söyledi. Harfleri birleştirebilmeyi ne çok isterdim, anlamadım söylediği şeyi, ama anlamış gibi yaparak tebessümde bulundum. O sözcüğü daha önce bana hiç söylememiş gibi bir hali vardı yüzünde.

Önümde upuzun yatıyor, nefesi yüzüme çarpıyordu. Elimi elinin üstüne koydum. Erimiş etinin içindeki sert kemiklerini hissediyordum. Avucumu yavaşça bastırdım. “Sen iyi ol,” dedim. Bunu, bir şey söylemiş olmak için söylememiştim. Konuşamıyordum, sözcükler yok olmuştu, boğazıma tarifsiz, büyük bir kılçık batmıştı. Karşımda duran bu insanda, gözlerinin camında ölümün gölgesini görmüştüm. Ona hiçbir şey söyleyemezdim. Hiçbir şey… Belli etmemeliydim.

İlaç kokuları arasında, parlak ışıkların anlamsız gölgeleri altında bir sedye. ‘Şimdiye kadar kimler yatmıştır burada acaba…’ Sedyede her nefes alışında acı çeken bir insan. Ağzındaki tek tük dişlerin arasından çıkan sözcükler ıslığa dönüşüyordu. Etrafına anlamsız anlamsız bakıyordu arada bir. Bir şeyler anlatmak isteyen eli, normalde yapmayacağı telaşlı hareketler çiziyordu havada. Göğsü inip kalktıkça, ölüm daha da yaklaşıyor gibiydi…

Kendi kendine bir şeyler mırıldanmıştı. Uzakta bir yerdeydi o an, belli; belki bir dağ yolunda koşuyordu, iki büyük taşın üstünden atlarken orada uyuyan yılanı uyandırmıştı; belki de bir karamuk ağacının acı meyvesini sürüyordu tırnaklarına. Elleri ağacın kanıyla boyanmış, çatlamış toprağı ufalayıp ellerini onunla yıkamıştı.

Tutamadığım bir gözyaşı damlası gözkapağımdan fırladı ve burnumu yalayarak yere düştü. Damlacığın düşüşünü izledim farkında olmadan. Yerde onlarca yöne dağıldı. Küçücük, tuzlu bir su damlacığıydı.

Dişlerini sıktı, gizli bir hançer vücuduna saplanmış da dönüyordu sanki. Gözlerinde kırmızı şimşeklere benzer kılcal damarlar seçiliyordu. Birkaç saniye sonra rahatladı. Ben de içimden bir oh çekmiştim böylece.

Onu son kez sıcakken öptüm. Son kez olduğunu nerden bilebilirdim. Sakalları yüzüme batmıştı. Kısa bir süre süzdü yine beni. Bakışlarında bir şey vardı, çözemediğim bir şey. Kendisi bu ayrılık anının farkındaymış gibi, başını hafifçe kaldırıp gidişimi izlemişti.

Dışarı çıktım.

Kar yağıyordu.

Hiç durmayacakmış gibi yağan kar tanecikleri, bembeyaz sihirli örtüsüyle kaplıyordu her şeyi. Sesler bile donmuş gibiydi sokakta. Asılı kalmış çığlıklar, ünlemler, korna sesleri, kahkahalar. Kar her şeyin şeklini alıyordu bilinçsizce.

Ayakkabılarımın buzlu yolda çıkarttığı titreşimleri işitiyordum yürürken. Yüksek bir sokak lambasının uzayan gölgesi altında durup ağladım.
Ölümü görmüştüm.

• • •

Mahalledeki tüm kadınlar ağıtlar yakıyordu. Elini göğsüne vuran ana, yerden bir tutam toprak alıp saçlarına çalıyordu. Erkekler de kendilerini tutamıyorlardı, tüm gözyaşları dar sokakta birleşip sel olup akıyor, kendine kattığı her şeyi sonsuzluğa sürüklüyordu. Bu garip uğultular arasında bir tek ben öylece kalakalmıştım. Zaman durmuş, bulutlar hareketsizdi. Güneş gözükmüyordu, ama duvarlara tırmanan küçük ışık örümcekleri vardı. Derken, iki sandalye arasına uzatılan tahta tabutu açtılar. Son kez gökyüzünü görecekti, işte. Ama görebilecek miydi renkleri? Küçük kuşların cıvıltıları kulağına uzanacak mıydı? Her zaman “Pisst!” diye kovduğu kedicikler kumaş pantolonuna sürtünecek miydi yeniden?..

Bembeyaz bir kefen içindeydi. Yavaşça açtılar. Herkes sırayla öptü yüzünü. Öpen kadınlar fenalaşıyor, bir iki adım sonra da düşüp bayılıyorlardı. Yere düştüklerinde ortaya çıkan sesi anımsıyorum. Sıra sonunda bana gelmişti, yaşlılardan biri omzumdan tutup itelemişti beni ileriye doğru. “Haydi, öp,” derken ses tonunda oluşan acı duyguyu anlatabilecek sözcük bulmak zor. Öpmek için eğildiğimde onun gözlerinin açık olduğunu gördüm. Korkmuştum. Damarlarımda akan kan bir yana çekilmişti. Sanki benim bir parçam değildi önümde yatan insan. ‘Neden gözlerin açık?.. Neden…’ diye geçirmiştim içimden.

Yüzü yeni tıraş edilmişti ve şimşek gibi bembeyazdı.

Eğilip öptüm…

Etin soğukluğu yüzüme çarptı.

Kendimi kaybettim.

Her yer ansızın karardı.

• • •

Öpmek için eğildiğimde, nedense bir yaz günü yaşadıklarımız aklımdan geçmişti. Yıllar önce bir gün tıraş olurken izliyordum onu. Adaleli kollarıyla yaptığı her seri harekette pazıları biraz daha meydana çıkıyordu. Kendi koluma dokunduğumda ne kadar güçsüz olduğumu anlamıştım. O, yanağını içine çektiği havayla şişiriyor, sakallarını rahatça alsın diye ucunu kırdığı jileti yüzünde ileri geri kaydırıyordu. Kollarındaki gücü hissediyordum. Ne güzel, sonsuz bir manzaraydı. Hiç bitmeyecek sanırdım…

Şimdi derince açılmış olan bu kuyuya yerleştirildi bedeni. Bembeyaz bir kefene sarılı, doğmamış bir bebek, yeni örülmüş bir koza gibi bembeyaz. Dualar okuyanlar, inleyenler var çevrede, o neyi duyabilir ki? Hangi seslenişi, hangi şarkı?

Adını bile duyamaz artık o!

Herkes ona bakıyor. Yüzü yok, bembeyaz bir bezle sarılı tüm vücudu. Ona sarılıp ben de birlikte gitmek istiyorum sonsuzluğa. Beni de gömsünler onunla birlikte, ne olur! Beni de alsın solucanlar, kör yılanlar ve katil zaman. Eriyeyim toprağın sağır sessizliğinde.

Herkes bana bakıyor.

Yüzüm yok.

Baktığım her şey eğilip bükülüyor.

Birden, “Haydi,” diyor amcam, omzumu kavrayıp iri parmaklarıyla canımı acıtarak, “ilk toprağı sen serp babanın üstüne…”

 

“OYUN” – AŞKSIZ GÖLGELER adlı ilk öykü kitabımdan alınmıştır. 

illus

İllüstrasyon: Savaş Çekiç

GİDENE ÖVGÜ / Kadir Aydemir

 

“Uzaktaki şu ağaç, binlerce elini havaya kaldırmasaydı. Yağmur, beklenmeyen bir gözyaşı gibi düşmeseydi.” diye başlayan bir öyküydü, siteden kaldırdım. “Ah suskunum benim…” 

NİYET TAVŞANI – Kadir Aydemir 

 

Biraz daha eğildi. Yaşlı bir ağaca benziyordu; yıllar içinde kuruyan, topraktan sıyrılıp olduğu yerde ağırlaşan, gitmek isteyen ama gücünü yitiren bir iğdeye. Kararmış yüzü çok şey anlatıyordu. Boş bakışlar fırlatıp duruyor, onun için yaşamın tek anlamı olan beyaz tavşanını okşuyordu; sevgi ve nefretle karışık bir duyguyla yapıyordu bunu… Doğduğu andan itibaren ellerinde büyümüştü hayvan. Korkaktı, nedense bir adı yoktu. Ona bir ad koymayı gereksiz bulmuştu. Tanımlamak bir şeyin sonunu çağırmaktı belki de. “Tavşan” diye sesleniyordu ona. Tavşan sessizdi. Hızla geçen otobüslerden, motosiklet sesinden, kornalardan, aç martıların çığlığından ürküyordu. Beslenmek dışında bir şeyi çok iyi öğrenmişti; başı okşandığı zaman niyet tezgâhına sıkıştırılan kâğıtlardan birini kokluyor, dişlemeye çalışıyordu. Tavşan bu hareketi yaptığı an onu usulca alıp yerine koyuyordu adam. Ödülü bir parça yeşillikti. Günler böyle geçiyordu. Geceden havuçları kaynattığı suyu bakır bir kaba alıp tüm kâğıtları ıslatıyor, güneşte kuruttukça içine maniler yazıyordu. İlkokul terkti ama yazısı güzeldi, ah bir de yaşlandıkça titremeseydi elleri…

Caddenin bir köşesine konan bir niyet tezgâhı. Tezgâha her gün yırtık bir kartonun içinde gelen beyaz bir tavşan. Kadınların kahkahaları ve şaşkın bakışları. İstekli âşıklar. Her maniden sonra sarmaş dolaş ayrılan çiftler. Tavşanın dünyaya geliş nedeni buydu sanki. Her niyet çekilişinde biraz daha yorulan adamın tutsağıydı. Bunu yaparken atalarının hayatta kalmak için istemsizce bu eziyete katlandığını duyumsuyordu içinde. Yılar içinde adamın kavruk elleri tüylenmeye başlamıştı. Her geçen gün daha da küçülüyor, saçları beyazlıyordu. Olmadık sesleri duyuyor, gittikçe daha da ürkekleşiyor ve tezgâhı erkenden toplayıp gidiyordu. Gittikçe bir tavşana benzemeye başlamıştı adam. Hareketleri yavaşlamıştı. Yoldan geçenler hangisinin sahip hangisinin tavşan olduğunu karıştırmaya başladığında tezgâhta kalan son kâğıdı çekip aldı adam. Kendine okudu. Gece inmişti. Yalnızca iki tavşan vardı yolun kenarında, hiçbir yere gitmeyen. 

KADİR AYDEMİR

şaman yılanıErk Yılanı* – Kadir Aydemir 

 

Onu arada bir beslemelisin, dedi, tamam, dedim, durakladım, neyi, dedim, içindeki yılanı, dedi, düşündüm, onu, dedim, besliyorum, nasıl, dedi, ot yiyorum, dedim ve arada bir geceye karışıyorum, ona şiirler okuyorum, şarap içiyorum, onu eğlendiriyorum, bir yel gibi usulca ağaçlara sürtünüyorum, yere düşen meyveleri kokluyorum, uzak ayak seslerini ve küçük böceklerin telaşını hissediyorum, vahşi hayvanların yuvasını arıyorum, fakat öyle garip bir his var ki içimde, derin bir sızı, bir yara, gittikçe yakınlaşıyor, yakınlaştıkça uzaklaşıyor, bir rüyada kaybolmak ve uyanamamak gibi, işte, dedi, içindeki izler birbirine karışıyor, belki de dedim, belki de bir su birikintisi bulup kendimi görmeliyim orada, peki ya korkarsan, dedi, ben bir yılanım dedim, yalnızlığa yazgılı, sadece gitmektir tek bildiğim, gitmek ve unutmak, unutarak silmek benden kalan izleri…

 

 

* Benim şamanik nagual erk hayvanım “yılan”. Bu öyküyü beni koruyan, gözeten, yıllardır rüyalarımı süsleyen, bilgeliğini ve şifasını esirgemeyen şaman yılanıma hediye ediyorum. 

Tags: , , , , , , ,

 

 

Her şey yeniden. Yeniden her şey. Hiçbir şey olmamış gibi. Her şey olmuş gibi. Kaburganın içindeki sancı. Aldırmadan şarkılar söyleyen böcek. Zihnindeki kısa yolculuklar. Bin yıldır bekleyen kayanın sıcaklığı. Göğe çarpan kuşun altın kanadı. Arının konduğu çiçek, hüzün mü, neden öyle hissettin? Her şeye dikkatle bakıyorsun, fakat göremiyorsun aradığın şeyi. Bunca işaretin arasında ve yukarda kayan bulutların altında kayboluyor, kayboluyorsun. Uzaklaşan bir yelkenli gibi gözden yitiyorsun. Gözlerinin etrafındaki çizgiler uzuyor. Tırnaklarının içi ağaç kabukları ve toprakla dolu. Bir göl var ilerde, ölü taklidi yapıyor, sakın inanma ona. Çıplak ayaklarınla yavaşça yürü, yerin nabzını hisset. Bastığın ota karış. Pürler, karınca yolları, döne döne düşen yapraklarla örtülü yazıyı gör. Ah! Göremiyorsun! Ölümün buradan geçtiğini anlamıyorsun. Yere düşen saçlar nereye gider sanıyorsun? Kaybolan yüzükler yuvarlanarak nerede buluşur? Göl uyuyor, onun kederli yüzündeki çizgileri görmek için bir taş atman yeterli oysa. Kalbini söküp içinde saklanan o taşı çıkarmalısın. Sürgün veren ellerinle. Köklerine tutun. Sözcükler ağırlaşıp seni yere doğru çektiğinde, yürüyemediğinde, tam da şimdi… Yüzündeki çizgileri göreceksin orada. Ve her şeyin ölümün bir yansıması olduğunu… aşkın da.

Kadir Aydemir

Yarım Kalan Bir Devam Öyküsü… / Kadir Aydemir

Parmaklarıyla boynumdaki yaraya dokundu. Onun belirsiz bir çizgi halini aldığını hissetti. Son kezdi. Onu bir daha göremeyeceğimi, kalbinin soğuduğunu hissediyordum. Acı bir tattı bu, içimde bir yerde boğazıma kadar uzanıp neredeyse gözlerimden taşacak bir göl vardı. “Belki de,” diyordum içimden “demek ki böyle olması gerek. Tanrı’nın, ki her neredeyse, benim için bir planı olmalı.” Avutucu sözler boşunaydı. Her şey susmuştu. Bu karanlıkta, içimdeki lavla baş başaydım. Sıkılıyordum, oradan kaçıp bir kuyuya düşmek, kendimi bir arabanın önüne atmak ya da sabaha dek içip kusmak, kusmak, kusmak istiyordum. Karnımdaki tüm sözcükleri çıkarmak!

Hava soğumaya başlamıştı. Bu evi son görüşüm, bu sokağa son gelişimdi. Oysa eşyaları birlikte taşımıştık. Parmak izlerim vardı her şeyde. Duvardaki o özensiz tablo benim hediyemdi. Çiçek desenli bardakları ben seçmiştim, kitaplığı birleştirirken yere bir damla kan damlamıştı. Şimdi, dünyanın tam ortasında, şu an, dönüp gitmek, ona hiçbir şey söylemeden bir yabancı gibi uzaklaşmak öyle zor, öyle tarifsiz bir sızıydı ki. Karşımda, bu yarı gölgede dudakları büzüşen, ama ağlamayan, sarılıp iç çeken kadın karanlığa karışmıştı bile. Şehirdeki tüm ışıklar söndüğünde yürümeye başladım. Üzerimde kokusu kalmıştı…

Bacağıma sürtünürken mırlıyordu, kuğuran bir kuş gibi derinden sesler çıkarıyordu. Onun kedisiydi, evde kahve içerken ağzımdan çıkan tüyü hatırladım. Hiçbir şey olmamış gibi davranıp başparmağım ve işaretparmağımla, ona hissettirmeden, boğazıma inmesi an meselesi olan bu beyaz kılı çekip almıştım. Kedi için her şey yolundaydı. Oysa burada, apartmanın önünde, rüzgârın eli ceviz ağacının kuruyan yapraklarını tek tek söküp aşağı atarken, kargaya dönüştürülen bir ruh yarısı çürük bir cevizi az ötede büyük bir kinle kırıp yemeye çalışırken, onunla son görüşmemiz olduğunu bir tek ben bilmiyordum. Tüm nesneler, eşya, bastığımız soğuk toprağın altındaki solucanlar, gece böcekleri, her şey ve herkes farkındaydı bunun. İçimi acıtan şey sadece ayrılmak değildi; buraya bir daha gelmeyecektim, pencereye yaklaşıp büyülenmiş gibi dışarıdaki ağaçları izleyemeyecektim, camın önüne bayat ekmek bırakmayacaktık, beraber kahvaltı hazırlamayacaktık… Kalbimin gümbürtüsü, koca bir denizin nabzı gibi ağzımdan, kulaklarımdan, burun deliklerimden, gözlerimden taşıyordu. Hayır, ağlamıyordum, aslında çok sulu gözlüyümdür, ama ne gariptir ki onun için hiç gözyaşı dökmemiştim. Öylece bana bakıyordu, aramızda tüm sözcükler tükenmişti. “Ben,” dedim, “ne diyeceğimi bilemiyorum…” “Boynundaki yara iyileşti mi?” dedi, o yumuşacık parmaklarıyla bir çizgi halini alan yaraya dokundu. Sevişirken tırnağı etimi kesmiş, aslında, itiraf etmem gerekirse bu acı tarifsiz bir zevk vermişti bana. Ondan kalan bir işaretti bu. Kabuk bağlayıp bir kıyı çizgisi gibi ilerleyen bu yara izi, ondan bana görünmez bir hediyeydi. Ensemdeydi, yok olup gidecekti… Zaman her şeyi ustaca siler, tozunu alır, değiştirir. Bunu artık o kadar iyi biliyorum ki…

Apartmanda bir evin ışığı daha söndü. Sarıldık. Hayatın aramızda sıkıştığını hissettim. Göğüslerini, ellerini, dudaklarının ıslaklığını özlemiştim. Bir daha içime bastırdım onu. Gece inmiş, günün tüm renklerini silmişti. “Sen öldürdün,” dedim, “tüm sözcüklerimizi.” Hiçbir cevap vermedi. Arkamı dönüp hızla yürümeye başladım. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Bir denizanası nefes almamı önlüyor, bir örümcek tam oraya ağ kurmuş ve geçmeme izi vermiyor gibiydi. Her zaman yürüdüğümüz o çiçekli patikadan aşağı inerken ağlamaya başladım. Bir çiçek bana doğru döndü sanki. Gerisini hatırlamıyorum… Hatırlamıyorum…

Doktor uyuşan bölgeye doğru baktı, gözlerini ve elini göremiyor, ne yaptığını ya da ne yapacağını tahmin edemiyordum. “Sinek ısırığı gibi,” dedi, “şimdi,” dedi, derin bir nefes aldım. Vücudumun bir kısmı uyuşmuştu. Hissetmiyordum. İki taşı birbirine sürter gibi, hiç duymadığım sesler geliyordu etimden. Bir tavuğu bıçakla parçalarken yaptıklarım geldi aklıma. Şimdi de bir doktor beni kesiyordu. Küçük, kısa bir operasyon. Midem bulanmaya başlamıştı. Burundan nefes alıp ağızdan vermek işe yaramıyordu. “Başka şeyler düşün, hadi.” Olmuyor. Hiç halim yok. Gözümün önünde, yatay uzanmışken, tek görebildiğim bir askı, bir serum şişesi ve acil yardım düğmeleri. Buraya gelene dek neler yaşadım, şu an burada ne yapıyorum. Her şey bulanıktı. Bir anda bir sedyede buldum kendimi, ne garip. Başım dönüyordu, halsizdim, duvardan tutunarak, arabalara sürtünerek, içim kalkarak buraya kadar gelmiştim. Aslında öksürük ve halsizlik yüzünden hastanedeydim. Doktorun donuk bakışları ve ruhsuz birkaç soruya cevap verdikten sonra bir diğer doktorla görüşmek için sıraya girdim. Cerrahla tanıştık ve ilk sözü “Alalım bu parçayı,” oldu. Her şey bir anda yaşandı. Neşter, dört dikiş, hafif bir pansuman. Buraya kadar yaşananlar hızla gelişti. Gözlerim kararmaya başlıyordu, ne düşündüğümü hayal meyal hatırlıyorum… Ne düşündüğümü düşündüğümü bilmiyorum.

Hastaneye gitmeden, evden çıkmadan, kapıyı örtmeden, yatağa uzandığım ana gittim. Üşüme duygusuyla sarındığım eski battaniye dile gelse de anlatsa o köhne yatakta yaşadıklarımı. Baş ucumda, yazdığım tüm kitaplar. Onlara bakmayı ve onlarla konuşmayı seviyorum. Bir güvenlik duygusuyla yüklüyor ruhumu. Her neyse… Uyumaya çalışıp uyuyamamanın verdiği iç sıkıntı düşen vücut ısımla birleşiyordu. Tarifsiz bir kasvetti bu. Karanlıkta görebilen biriyim neyse ki. Gözlerim ortam ışığına alışınca üst üste bir ceset gibi dizilen kitapların ve biçimsiz aynanın farkına vardım. Dudaklarım kuruyordu. Sola doğru döndüm. Sonra sağ. Kalbimin atışı, o ses kulaklarımdaydı. Ter kokan yastığımı ters çevirdim. Uyku ülkesine adım atmak üzereydim. Bir dakika, bir terslik vardı… Yarım saat olmuştu fakat uykuya dalamıyordum. Evde yapayalnızdım, başımı kaldırdım, belki de uyumuştum. Uyumuş ve o bilinmez evrende yürüyor muydum, yoksa hâlâ bu dünyanın saçma bir gerçekliği miydim. İnanılmaz bir ağrı vardı vücudumda, yatağım bir çöle dönüşmüştü adeta. Yılanların kayarak ilerlediği bir sarı yol. Taşlar. Dikenler. Kumun sıcaklığı, ter tanecikleri, eklemlerimin ağrısı… Ve işte o an, sola doğru kıvrılıp battaniyeyi bacaklarımın arasına bir sarmaşık gibi sıkıştırdığımda olan oldu. Bir şey saymaya başladım. Kadınlar vardı. Kare kare siyah taşlarla dolu bir yolda ve bir kısmı var olmayan şekillerde, bilinen tüm şekillerin dışında, bir geçiş yaptım. İsmini saydığım insanlar ve eşya hareketlenmeye başlamıştı. Sağa doğru yanladım, elim duvarın ısısını hissetmişti. Soğuk güzeldi. Soğukluk küçük bir işaretti hayata dair. Topladığım her şeyi avuçlarımda, ki avuçlarım bir ova kadar genişti, diğer tarafta uyuyan kendime sundum. Biraz daha sakin ve huzurlu bir uyku içindi her şey. Başaramamıştım. Rüyanın içinde saklanan bir rüyanın içinde saklanan rüyaya esir olmuştum. Kalkamıyordum. Gücüm yoktu. Tatlı bir hayal için neler vermezdim… Sadece saf bir uyku ve bu balçıktan beni çıkartacak bir şey arıyordum. Yoktu. Beşer dakika aralarla yaklaşık yüz kere, belki de daha fazla, içine hapsolduğum hayalden benzer başka bir hayale geçiş yaptım. Çıkış yoktu. Ölmek, dedim içimden, böyle bir şey olmalı. Sabah oldu. Ölmedim…

Desen: Savaş Çekiç

KAYIP MEKTUP MONOLOĞU / Kadir Aydemir*

 

 

Yıllarca bir zarfın içinde uyumak nedir bilir misin?

Peki ya postada kaybolan bir mektuba hapsolmak?..

Kuruyan mürekkebi acıyla hissetmek gittikçe buruşan bedeninde.

Aşkla yazılan her satırı ezberlemek, ezberlemek, ezberlemek… günün doğuşu ve ayın her gece umarsızca batışı gibi ezberlemek her şeyi. Hoş, onlar da bilmez ya neyi neden yaptıklarını…

El yazısının her harfinde, mürekkebin dağıldığı her yerde bir anlam aramak… boşuna mı?..

 

Ah, yolunu yitiren bir mektubum ben; ulaşamadım sevdiğimin ellerine… Onun gözleriyle okunmadı tüm yazdıklarım. Uzaklara bakarak sabırsızca beklediği mektup hiçbir zaman geçmedi demek ki eline. Oysa bir odaya kapanıp yaşlı gözlerle ona olan sevdamı anlatmıştım. “Sevgilim, “ demiştim, çok severdim ona sevgilim demeyi, “biliyorum savaştasın, ama bu bizim savaşımız değil.” “Yanına gelmek isterdim, sihirli bir değnek bulsam ondan tek isteğim bu olurdu.” Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve yazıyordum ne garip… Yazdıkça açılıyordu içim. Yağmur yağmaya başlamıştı. Dışarıdaki tavukların ve atların sesi kesilmişti. Mektubumu bitirdiğimde kırmızı büyük pulu göğe kaldırmış, yağmura karşı narince tutmuş, düşen damlacıklarla ıslanan pulu zarfın üstüne özenle yapıştırmıştım. Yoksa onlar gözyaşlarım mıydı?.. Hiçbir şey net değil artık…

 

Bakmayın böyle kirli ve solgun olduğuma. Ne var, neden gülüyorsunuz? Siz de bir gün yaşlanacaksınız elbet. Bu dünyada diri kalmak kuşlara ve denizin sonsuz balıklarına verilmiş bir hediye.

 

Eskiden ben de genç ve alımlı bir kadındım… Ne zaman kasabada bir dükkânın önünden geçsem içimi titreten o ıslıkları duyardım. Gözbebeklerim büyür, tenim ürperirdi. Yüzüm her şeyden saklanmış şu daldaki elma gibi pürüzsüz ve gergindi. Aynalarla konuşurdum. Yoktu böyle derin çizgilerim, kör bir dilenci gibi fark etmezdim mevsimlerin nasıl hızla gelip geçtiğini… Artık ne önemi var ki bunların. Oturup her gün sayfalarca mektuplar yazardım. Hayaller kurup çiçek toplar, gülümseyerek gezerdim kırlarda, çünkü o bir gün bana geri dönecekti… söz vermişti trene binerken… dönecekti… emindim… sözüne hep sadık bir erkekti…

 

“Ah sevgilim, neredesin…

Bu mektup eline geçtiğinde…

Fotoğrafımı yolluyorum…

Seni çok…

Her gece uyurken seni…

Ah yeryüzü düşüm benim…

Özle…dim… 

 

Öpüşlerini… hissediyorum…

Cevabını bekli…yo…rum…

Hemen…

Bana yaz… mutlaka yaz…

 

seni seviyorum…”

 

Hayal meyal anımsıyorum. Üzerinden yıllar geçmiş bu mektubun içine saklanalı. Düşlerle dolu kâğıtlara hapsetmiştim ruhumu. Tek isteğim cephedeki sevgilime bir an önce varmasıydı yazdıklarımın. Postada kaybolan mektuplar vardır. Kimin, ne zaman, kime, neden yolladığı unutulur onların. Tozlu raflarda bekler, sahibine bir türlü ulaşamazlar. Mektubu yazan da ölüdür artık, alacak olan da. İçinde neler olduğunu kimse bilmez. Ama bu sefer, yani bir seferliğine ben kazanmıştım… Ona ulaşmanın en iyi yolu buydu; mektup zarfının içine girip sevdiğim adamın yanına dek gitmek ve ona kocaman bir sürpriz yapmak.

 

İmkânsız mı dedi biri?

Hah!

 

Neden imkânsız olsun ki? Bu bence Ay’a gitmekten daha kolay. Üzümden şarap yapmaktan da daha kolay. Ne sandınız?.. Tek endişem vardı… O da gerçek oldu. Doğru yerde ve doğru zamanda orada olamadım… Yıl 1900’leri geçmişti… Neredeydim… Ben kimdim… Adım neydi… Her şey öyle karanlık ki. Hem, sayfalarca mektup yazan, bir mektuba dönüşür derler…

 

Adın neydi senin… ey sevgili, adın neydi… bu yüzyılda neden uyandım…

Ama, her şeye rağmen doğan şu güneş, aydınlatıyor yüreğimi… İyi ki yazmışım. İyi ki varsın…

 

 

* Yazarın yakında çıkacak olan “Sonsuz Unutuş” adlı öykü kitabındandır. 

Tags: , , , , , ,

« Older entries