Öyküler

You are currently browsing the archive for the Öyküler category.

 

 

Her şey yeniden. Yeniden her şey. Hiçbir şey olmamış gibi. Her şey olmuş gibi. Kaburganın içindeki sancı. Aldırmadan şarkılar söyleyen böcek. Zihnindeki kısa yolculuklar. Bin yıldır bekleyen kayanın sıcaklığı. Göğe çarpan kuşun altın kanadı. Arının konduğu çiçek, hüzün mü, neden öyle hissettin? Her şeye dikkatle bakıyorsun, fakat göremiyorsun aradığın şeyi. Bunca işaretin arasında ve yukarda kayan bulutların altında kayboluyor, kayboluyorsun. Uzaklaşan bir yelkenli gibi gözden yitiyorsun. Gözlerinin etrafındaki çizgiler uzuyor. Tırnaklarının içi ağaç kabukları ve toprakla dolu. Bir göl var ilerde, ölü taklidi yapıyor, sakın inanma ona. Çıplak ayaklarınla yavaşça yürü, yerin nabzını hisset. Bastığın ota karış. Pürler, karınca yolları, döne döne düşen yapraklarla örtülü yazıyı gör. Ah! Göremiyorsun! Ölümün buradan geçtiğini anlamıyorsun. Yere düşen saçlar nereye gider sanıyorsun? Kaybolan yüzükler yuvarlanarak nerede buluşur? Göl uyuyor, onun kederli yüzündeki çizgileri görmek için bir taş atman yeterli oysa. Kalbini söküp içinde saklanan o taşı çıkarmalısın. Sürgün veren ellerinle. Köklerine tutun. Sözcükler ağırlaşıp seni yere doğru çektiğinde, yürüyemediğinde, tam da şimdi… Yüzündeki çizgileri göreceksin orada. Ve her şeyin ölümün bir yansıması olduğunu… aşkın da.

Kadir Aydemir

Yarım Kalan Bir Devam Öyküsü… / Kadir Aydemir

Parmaklarıyla boynumdaki yaraya dokundu. Onun belirsiz bir çizgi halini aldığını hissetti. Son kezdi. Onu bir daha göremeyeceğimi, kalbinin soğuduğunu hissediyordum. Acı bir tattı bu, içimde bir yerde boğazıma kadar uzanıp neredeyse gözlerimden taşacak bir göl vardı. “Belki de,” diyordum içimden “demek ki böyle olması gerek. Tanrı’nın, ki her neredeyse, benim için bir planı olmalı.” Avutucu sözler boşunaydı. Her şey susmuştu. Bu karanlıkta, içimdeki lavla baş başaydım. Sıkılıyordum, oradan kaçıp bir kuyuya düşmek, kendimi bir arabanın önüne atmak ya da sabaha dek içip kusmak, kusmak, kusmak istiyordum. Karnımdaki tüm sözcükleri çıkarmak!

Hava soğumaya başlamıştı. Bu evi son görüşüm, bu sokağa son gelişimdi. Oysa eşyaları birlikte taşımıştık. Parmak izlerim vardı her şeyde. Duvardaki o özensiz tablo benim hediyemdi. Çiçek desenli bardakları ben seçmiştim, kitaplığı birleştirirken yere bir damla kan damlamıştı. Şimdi, dünyanın tam ortasında, şu an, dönüp gitmek, ona hiçbir şey söylemeden bir yabancı gibi uzaklaşmak öyle zor, öyle tarifsiz bir sızıydı ki. Karşımda, bu yarı gölgede dudakları büzüşen, ama ağlamayan, sarılıp iç çeken kadın karanlığa karışmıştı bile. Şehirdeki tüm ışıklar söndüğünde yürümeye başladım. Üzerimde kokusu kalmıştı…

Bacağıma sürtünürken mırlıyordu, kuğuran bir kuş gibi derinden sesler çıkarıyordu. Onun kedisiydi, evde kahve içerken ağzımdan çıkan tüyü hatırladım. Hiçbir şey olmamış gibi davranıp başparmağım ve işaretparmağımla, ona hissettirmeden, boğazıma inmesi an meselesi olan bu beyaz kılı çekip almıştım. Kedi için her şey yolundaydı. Oysa burada, apartmanın önünde, rüzgârın eli ceviz ağacının kuruyan yapraklarını tek tek söküp aşağı atarken, kargaya dönüştürülen bir ruh yarısı çürük bir cevizi az ötede büyük bir kinle kırıp yemeye çalışırken, onunla son görüşmemiz olduğunu bir tek ben bilmiyordum. Tüm nesneler, eşya, bastığımız soğuk toprağın altındaki solucanlar, gece böcekleri, her şey ve herkes farkındaydı bunun. İçimi acıtan şey sadece ayrılmak değildi; buraya bir daha gelmeyecektim, pencereye yaklaşıp büyülenmiş gibi dışarıdaki ağaçları izleyemeyecektim, camın önüne bayat ekmek bırakmayacaktık, beraber kahvaltı hazırlamayacaktık… Kalbimin gümbürtüsü, koca bir denizin nabzı gibi ağzımdan, kulaklarımdan, burun deliklerimden, gözlerimden taşıyordu. Hayır, ağlamıyordum, aslında çok sulu gözlüyümdür, ama ne gariptir ki onun için hiç gözyaşı dökmemiştim. Öylece bana bakıyordu, aramızda tüm sözcükler tükenmişti. “Ben,” dedim, “ne diyeceğimi bilemiyorum…” “Boynundaki yara iyileşti mi?” dedi, o yumuşacık parmaklarıyla bir çizgi halini alan yaraya dokundu. Sevişirken tırnağı etimi kesmiş, aslında, itiraf etmem gerekirse bu acı tarifsiz bir zevk vermişti bana. Ondan kalan bir işaretti bu. Kabuk bağlayıp bir kıyı çizgisi gibi ilerleyen bu yara izi, ondan bana görünmez bir hediyeydi. Ensemdeydi, yok olup gidecekti… Zaman her şeyi ustaca siler, tozunu alır, değiştirir. Bunu artık o kadar iyi biliyorum ki…

Apartmanda bir evin ışığı daha söndü. Sarıldık. Hayatın aramızda sıkıştığını hissettim. Göğüslerini, ellerini, dudaklarının ıslaklığını özlemiştim. Bir daha içime bastırdım onu. Gece inmiş, günün tüm renklerini silmişti. “Sen öldürdün,” dedim, “tüm sözcüklerimizi.” Hiçbir cevap vermedi. Arkamı dönüp hızla yürümeye başladım. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Bir denizanası nefes almamı önlüyor, bir örümcek tam oraya ağ kurmuş ve geçmeme izi vermiyor gibiydi. Her zaman yürüdüğümüz o çiçekli patikadan aşağı inerken ağlamaya başladım. Bir çiçek bana doğru döndü sanki. Gerisini hatırlamıyorum… Hatırlamıyorum…

Doktor uyuşan bölgeye doğru baktı, gözlerini ve elini göremiyor, ne yaptığını ya da ne yapacağını tahmin edemiyordum. “Sinek ısırığı gibi,” dedi, “şimdi,” dedi, derin bir nefes aldım. Vücudumun bir kısmı uyuşmuştu. Hissetmiyordum. İki taşı birbirine sürter gibi, hiç duymadığım sesler geliyordu etimden. Bir tavuğu bıçakla parçalarken yaptıklarım geldi aklıma. Şimdi de bir doktor beni kesiyordu. Küçük, kısa bir operasyon. Midem bulanmaya başlamıştı. Burundan nefes alıp ağızdan vermek işe yaramıyordu. “Başka şeyler düşün, hadi.” Olmuyor. Hiç halim yok. Gözümün önünde, yatay uzanmışken, tek görebildiğim bir askı, bir serum şişesi ve acil yardım düğmeleri. Buraya gelene dek neler yaşadım, şu an burada ne yapıyorum. Her şey bulanıktı. Bir anda bir sedyede buldum kendimi, ne garip. Başım dönüyordu, halsizdim, duvardan tutunarak, arabalara sürtünerek, içim kalkarak buraya kadar gelmiştim. Aslında öksürük ve halsizlik yüzünden hastanedeydim. Doktorun donuk bakışları ve ruhsuz birkaç soruya cevap verdikten sonra bir diğer doktorla görüşmek için sıraya girdim. Cerrahla tanıştık ve ilk sözü “Alalım bu parçayı,” oldu. Her şey bir anda yaşandı. Neşter, dört dikiş, hafif bir pansuman. Buraya kadar yaşananlar hızla gelişti. Gözlerim kararmaya başlıyordu, ne düşündüğümü hayal meyal hatırlıyorum… Ne düşündüğümü düşündüğümü bilmiyorum.

Hastaneye gitmeden, evden çıkmadan, kapıyı örtmeden, yatağa uzandığım ana gittim. Üşüme duygusuyla sarındığım eski battaniye dile gelse de anlatsa o köhne yatakta yaşadıklarımı. Baş ucumda, yazdığım tüm kitaplar. Onlara bakmayı ve onlarla konuşmayı seviyorum. Bir güvenlik duygusuyla yüklüyor ruhumu. Her neyse… Uyumaya çalışıp uyuyamamanın verdiği iç sıkıntı düşen vücut ısımla birleşiyordu. Tarifsiz bir kasvetti bu. Karanlıkta görebilen biriyim neyse ki. Gözlerim ortam ışığına alışınca üst üste bir ceset gibi dizilen kitapların ve biçimsiz aynanın farkına vardım. Dudaklarım kuruyordu. Sola doğru döndüm. Sonra sağ. Kalbimin atışı, o ses kulaklarımdaydı. Ter kokan yastığımı ters çevirdim. Uyku ülkesine adım atmak üzereydim. Bir dakika, bir terslik vardı… Yarım saat olmuştu fakat uykuya dalamıyordum. Evde yapayalnızdım, başımı kaldırdım, belki de uyumuştum. Uyumuş ve o bilinmez evrende yürüyor muydum, yoksa hâlâ bu dünyanın saçma bir gerçekliği miydim. İnanılmaz bir ağrı vardı vücudumda, yatağım bir çöle dönüşmüştü adeta. Yılanların kayarak ilerlediği bir sarı yol. Taşlar. Dikenler. Kumun sıcaklığı, ter tanecikleri, eklemlerimin ağrısı… Ve işte o an, sola doğru kıvrılıp battaniyeyi bacaklarımın arasına bir sarmaşık gibi sıkıştırdığımda olan oldu. Bir şey saymaya başladım. Kadınlar vardı. Kare kare siyah taşlarla dolu bir yolda ve bir kısmı var olmayan şekillerde, bilinen tüm şekillerin dışında, bir geçiş yaptım. İsmini saydığım insanlar ve eşya hareketlenmeye başlamıştı. Sağa doğru yanladım, elim duvarın ısısını hissetmişti. Soğuk güzeldi. Soğukluk küçük bir işaretti hayata dair. Topladığım her şeyi avuçlarımda, ki avuçlarım bir ova kadar genişti, diğer tarafta uyuyan kendime sundum. Biraz daha sakin ve huzurlu bir uyku içindi her şey. Başaramamıştım. Rüyanın içinde saklanan bir rüyanın içinde saklanan rüyaya esir olmuştum. Kalkamıyordum. Gücüm yoktu. Tatlı bir hayal için neler vermezdim… Sadece saf bir uyku ve bu balçıktan beni çıkartacak bir şey arıyordum. Yoktu. Beşer dakika aralarla yaklaşık yüz kere, belki de daha fazla, içine hapsolduğum hayalden benzer başka bir hayale geçiş yaptım. Çıkış yoktu. Ölmek, dedim içimden, böyle bir şey olmalı. Sabah oldu. Ölmedim…

Desen: Savaş Çekiç

KAYIP MEKTUP MONOLOĞU / Kadir Aydemir*

 

 

Yıllarca bir zarfın içinde uyumak nedir bilir misin?

Peki ya postada kaybolan bir mektuba hapsolmak?..

Kuruyan mürekkebi acıyla hissetmek gittikçe buruşan bedeninde.

Aşkla yazılan her satırı ezberlemek, ezberlemek, ezberlemek… günün doğuşu ve ayın her gece umarsızca batışı gibi ezberlemek her şeyi. Hoş, onlar da bilmez ya neyi neden yaptıklarını…

El yazısının her harfinde, mürekkebin dağıldığı her yerde bir anlam aramak… boşuna mı?..

 

Ah, yolunu yitiren bir mektubum ben; ulaşamadım sevdiğimin ellerine… Onun gözleriyle okunmadı tüm yazdıklarım. Uzaklara bakarak sabırsızca beklediği mektup hiçbir zaman geçmedi demek ki eline. Oysa bir odaya kapanıp yaşlı gözlerle ona olan sevdamı anlatmıştım. “Sevgilim, “ demiştim, çok severdim ona sevgilim demeyi, “biliyorum savaştasın, ama bu bizim savaşımız değil.” “Yanına gelmek isterdim, sihirli bir değnek bulsam ondan tek isteğim bu olurdu.” Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve yazıyordum ne garip… Yazdıkça açılıyordu içim. Yağmur yağmaya başlamıştı. Dışarıdaki tavukların ve atların sesi kesilmişti. Mektubumu bitirdiğimde kırmızı büyük pulu göğe kaldırmış, yağmura karşı narince tutmuş, düşen damlacıklarla ıslanan pulu zarfın üstüne özenle yapıştırmıştım. Yoksa onlar gözyaşlarım mıydı?.. Hiçbir şey net değil artık…

 

Bakmayın böyle kirli ve solgun olduğuma. Ne var, neden gülüyorsunuz? Siz de bir gün yaşlanacaksınız elbet. Bu dünyada diri kalmak kuşlara ve denizin sonsuz balıklarına verilmiş bir hediye.

 

Eskiden ben de genç ve alımlı bir kadındım… Ne zaman kasabada bir dükkânın önünden geçsem içimi titreten o ıslıkları duyardım. Gözbebeklerim büyür, tenim ürperirdi. Yüzüm her şeyden saklanmış şu daldaki elma gibi pürüzsüz ve gergindi. Aynalarla konuşurdum. Yoktu böyle derin çizgilerim, kör bir dilenci gibi fark etmezdim mevsimlerin nasıl hızla gelip geçtiğini… Artık ne önemi var ki bunların. Oturup her gün sayfalarca mektuplar yazardım. Hayaller kurup çiçek toplar, gülümseyerek gezerdim kırlarda, çünkü o bir gün bana geri dönecekti… söz vermişti trene binerken… dönecekti… emindim… sözüne hep sadık bir erkekti…

 

“Ah sevgilim, neredesin…

Bu mektup eline geçtiğinde…

Fotoğrafımı yolluyorum…

Seni çok…

Her gece uyurken seni…

Ah yeryüzü düşüm benim…

Özle…dim… 

 

Öpüşlerini… hissediyorum…

Cevabını bekli…yo…rum…

Hemen…

Bana yaz… mutlaka yaz…

 

seni seviyorum…”

 

Hayal meyal anımsıyorum. Üzerinden yıllar geçmiş bu mektubun içine saklanalı. Düşlerle dolu kâğıtlara hapsetmiştim ruhumu. Tek isteğim cephedeki sevgilime bir an önce varmasıydı yazdıklarımın. Postada kaybolan mektuplar vardır. Kimin, ne zaman, kime, neden yolladığı unutulur onların. Tozlu raflarda bekler, sahibine bir türlü ulaşamazlar. Mektubu yazan da ölüdür artık, alacak olan da. İçinde neler olduğunu kimse bilmez. Ama bu sefer, yani bir seferliğine ben kazanmıştım… Ona ulaşmanın en iyi yolu buydu; mektup zarfının içine girip sevdiğim adamın yanına dek gitmek ve ona kocaman bir sürpriz yapmak.

 

İmkânsız mı dedi biri?

Hah!

 

Neden imkânsız olsun ki? Bu bence Ay’a gitmekten daha kolay. Üzümden şarap yapmaktan da daha kolay. Ne sandınız?.. Tek endişem vardı… O da gerçek oldu. Doğru yerde ve doğru zamanda orada olamadım… Yıl 1900’leri geçmişti… Neredeydim… Ben kimdim… Adım neydi… Her şey öyle karanlık ki. Hem, sayfalarca mektup yazan, bir mektuba dönüşür derler…

 

Adın neydi senin… ey sevgili, adın neydi… bu yüzyılda neden uyandım…

Ama, her şeye rağmen doğan şu güneş, aydınlatıyor yüreğimi… İyi ki yazmışım. İyi ki varsın…

 

 

* Yazarın yakında çıkacak olan “Sonsuz Unutuş” adlı öykü kitabındandır. 

Tags: , , , , , ,

AY, ZAMAN, ÖLÜM / Kadir Aydemir *

 

Ay daha da karardığında, büyük ağaçların ve donmuş suların ortasında kalmıştı. Ne kadar da çaresiz ve güçsüzdü kolları. Bir isim, zihninde dönüp duruyordu. Boşluğun kalbine akıyordu gözyaşları. Bir insanı bu kadar özlemek normal miydi? Bunca acı nedendi? Çözemiyordu. Harfler yan yana geliyor ve onu çağrıştırıyordu. Gözleri gözlerinin önündeydi. Kadının o hayran olduğu güzel tırnakları uzuyor, etine batıp kanatıyordu. Anıların kılıcı keskindi.

Üşümüyordu.

Ondan önce yaralı köpekler geçmişti buralardan, umurunda değildi bu. Yırtıcı bir hayvan çıksa, karşısında öylece durur, belki bir taş almak için eğilir, sonra vazgeçerdi bundan; ağlardı… Karşısında köpüren hayvan susar ve olduğu yere çömelirdi. İnsanın acısını hissederdi kendi gibi olmayan her şey. Bir tek “insan” anlamazdı bunu!

Tanrı’yla hesaplaşmak kolay değildi bu gece. Neydi beklentisi? İçinde bulunduğu korkunç durumdan kurtulmak için yakarmıştı ona. Duaları kabul olmuştu işte, daha ne istiyordu! Şimdi kendini cansız kayaların, çürük otların arasında sürüklenirken bulmuştu. Ama bir şeyin farkındaydı, kadın artık iyiydi. Uzakta ve iyiydi. Onsuz iyiydi. Her şey silinmişti. Ne mutfaktaki kristal bardak ne de duvardaki fotoğraflar bir anlam ifade ediyordu. Ayrılık güzel bir yara iziydi.

Ay daha da kararırken yaklaşıyordu görünmez avcılar.
Küçük damlacıkların bıraktığı büyük su birikintileri vardı ardında…
Sekerek uzaklaşıyordu.
Orman onu kabul etmişti. Sarmaşıkların hareketini hissetti.
Acısından uluyordu, başka bir şey değil…

 

 

* Yazarın “Sonsuz Unutuş” adlı öykü kitabındandır. 

Tags: , , , , ,

Çocuklar için yazdığım bir öykücük… Umarım okuyanlar sever…

Kadir Aydemir

 

Kerem 7 yaşındaydı ve yarın okula başlayacaktı. Çok heyecanlıydı. Kıvır kıvır saçları, aydınlık bir yüzü vardı Kerem’in. Sessiz, sakin ve zeki bir çocuktu o. Kimse bilmez ama en iyi arkadaşı bir serçe kuşuydu, yanlış duymadınız evet bir serçe. Zarif mi zarif, uçarken tatlı tatlı şarkılar söyleyen sihirli bir serçe. Tabii o bu sihrin henüz farkında değildi.

Yoksul bir ailesi vardı Kerem’in. Babası ölünce Kerem’i annesi tek başına büyütmüştü. Kerem de bu yoksulluktan payını almış ve yaz boyu bir hastanenin önünde su satmıştı. Çalıştığı ilk işti bu. Annesi sabahları su kabını dolduruyor, bardakları güzelce parlatıyor ve buzla dolu mavi su bidonuyla Kerem’i evden işe uğurluyordu her gün. A o da ne? Kerem’in cebi şişkindi. O cepte bir kuş gizliydi hep. Arabaların ve insanların gürültüsü yüzünden, ondan su içen yaşlı teyzeler ve amcalar kuşun sesini duyamıyordu. Bir eliyle havada dönen metal parayı kapıyor, diğer eliyle serçeyi hafifçe okşuyordu Kerem. Onunla konuşuyordu. “Yaşasın!” diyordu, “bir bardak daha su sattık!” Kerem’den su içen herkes oradan mutlu ayrılıyordu. Bu kuş ona adeta şans getiriyordu, buna inanıyordu. Read the rest of this entry »

Tags: , , , , , , , ,

Ağıt

Yıllar geride kalınca, şöyle bir düşünüyor insan. Geçmiş ne, gelecek ne? Nereye uçtu bunca anı, insan, an, zaman, yaşanmışlık ve yaşanmamışlık? Neden yok ettim tüm flu fotoğrafları bilmiyorum. Eski ben nerede kaldı, eski “sen” nerede. Nerede ne hata yaptım ve neyi nasıl kaybettim. Kazandıklarım neler. Tabii ki şiir kazandı hep, ben kaybettim. Ağzımdan çıkan sözcükler, bu kara yazgının da ilk işareti olmuştu. Yan yana gelen iki sözcük ve kapanan dev perde. Bir dakika, bu benim oyunum diyemedim. Hâlâ beni üzen, derinlere sürükleyen, yaptığım her yeni hata ve kayboluş denemesinde içimi kanatan iki sihirsiz sözcük. Bazen düşünüyorum da, her şey nasıl da trajikomik. Herkes yaşamına devam ediyor, sen çırılçıplak kalmışsın. Yitirmişsin değerli şeyleri. Aynı sokaklarda yürüsen de boşuna. Yeni yüzler ve sesler eklendi ömrüne, onları da yitirdin. Her yolculuk biraz daha eksiltti seni, saçların beyazlamaya, ruhun eprimeye başladı. Düşlerin toprakları geniştir fakat yönünü bulamayan kör bir kuş gibisin. Sana gözlerini verecek bir ay ya da kurbağa yok. Yıllar hızla akarken içinde bir yerde rüzgârgüllerine âşık, gölgesi gibi değişmeyen, yaşlanmayan bir “şey” kaldı. İsimler bazen birbirine karışıyor ne garip ki. Geçmişe gidip geliyorum. Özlüyorum. Neden hep güzel “an”ları çağırıyor lanet olası zihin! Bilmiyorum.

Görüntüler içinde kaldım sanki. Bir kayboluş hissi var etime saplanan. Kokular gelip sarıyor bazen uykumu, bir kadının burnundaki papatya tozu, ada vapuru, küçük bir parfüm şişesinden taşan ve hep seni hatırlatan o koku, tenin ustaca sakladığı nefis koku; ne yaparsan yap engelleyemezsin bu gidişi ah sefil. Evet, sana büyük ve özel bir yetenek bahşetti Tanrı, ama diyetini de alıyor fark etmeden. Tanrı; kaybedişlerden yapılmış her şey, bunu öğrendin. Hislerinin izini sürsen de karanlıkta oraya buraya çarpıp duracaksın. Usulca kabullenmek mi gerek, gidenin ardından denize karşı gizlice gözyaşı dökmek mi. Gözyaşın denizin rengini değiştirse de bir tek sen fark edeceksin bunu. Çünkü söz verdin, tüm bunların böyle olmasını istedin o gün. Tek dileğin vardı, onun çok mutlu olması, günün ağarması, saatlerin hızla dönmesi, iki yabancıya dönüşmeniz ve her şeyin silinmesi görünmez yapraklarla…

Zehirliydi dil, kendini soktun. Belki de gözlerinin usulca daldığı bir uyku şu an yaşadıkların. Uyanacaksın, her şey en güzel haliyle devam edecek. Karnındaki sıcaklık, onun eli. Bacaklarını dolamış sana ve kalp atışlarını dinliyor, sandalyede ağlıyor, pencereden bağırıyor, el yazısıyla süslediği bir kitap hediye ediyor sana, sözler veriyor, bir ağacın altında seni bekliyor.

Ah zaman! Ah Tanrılar! Sonsuz deniz! Yollar ve tunç yıllar! Kin dolu toprak! Al acılarımı benden! Dayanamıyorum! Böyle olmasını istememiştim ben. Çaresiz katlandım bu büyük acılara… Tek dileğim vardı, onun mutluluğu benim acılarıma eklensin demiştim. Keşke zamanı geri alabilsem…

Tags: , , , , , , , , , ,

Kadir Aydemir

 

Cam kapıyı iteliyor yavaşça. Eski moda siyah gözlüklerinin arkasında nereye baktığı belli olmuyor. Elinde her zamanki gibi iç içe geçmiş birkaç poşet var. Poşetlerin içinde ne olduğunu bilmiyorum, ama burnuma kötü kokular geliyor. Bu yaşlı adam haftanın belirli günlerinde düzenli olarak uğruyor çalıştığım kitapçı dükkânına.

Suratına bakınca korkuyorum, fazla ilgi göstermemeye çabalıyorum sürekli. Takma dişlerini dilini bir çengel gibi kullanarak dudaklarının önüne kadar getiriyor bazen, “Tıkk” diye iğrenç bir ses çıkarıyor ağzından. Tiki var herhalde. Bu sesi duyunca midem bulanıyor.

Üstü başı uzaktan düzgün ve temiz gözükse de, yanına yaklaştığınızda ceketinin ve pantolonunun kirden parladığını fark ediyorsunuz. Ne zamandır yıkanmıyorlar, belli. Zengin müşterilerimizin yüzü allak bullak oluyor o içeri girince. Komik bir durum yaşanıyor. Adamın umurunda değil hiçbir şey. Kareli, kumaş bir ceket, aynı kumaştan yapılmış bir de pantolon. Gömleğin yakaları kirden eprimiş, ama ilginçtir, kravat hâlâ düzgün bir şekilde bağlı. Adamın iyice zayıflamış vücudunu ortaya seriyor tüm bu giysiler. Read the rest of this entry »

Tags: , , , , , , ,

Kadir Aydemir

 

“Ey zaman,” diyorum. Ağzımdan çıktıktan sonra anlamsız geliyor bu söz. Sırtımı yasladığım duvara şöyle bir bakıyorum, o soyulmuş beyazlıkta gezdiriyorum gözlerimi. Duvara tırmanmaya çalışan bir sarmaşık. İlk adımını atmış. Yıllar sonra yemyeşil olacak her yer. Fakat asla olmamalı, bir deniz feneri burası. Bembeyaz kalmalı mutlaka, yeşile yer yok duvarda.

Elimle yaprakları yolmaya başlıyorum. Rüzgâr üfledikçe savruluyor yapraklar. Denize düşüyor bir ikisi. Bir rahatlama duygusuyla doluyor içim. Görevimi yerime getirdim işte, hiçbir sorun yok. Yemyeşil bir deniz feneri nerede görülmüş… Bir süre sonra ışığın da önünü keser bu arsız yapraklar. Ne iyi ettim de kopardım. Buraya yılda bir iki kez uğrayan amirim görseydi ne derdi… Sicilime işlemez miydi bu rezilliği…

Kimse yanıma gelmiyor, gemiler geçmiyor, bazen kuşlar bile çok uzak uçuyorlar bana. Ne olur yani şu taşın üstüne konsa bir martı, ekmek kırıntıları atsam önüne… Ama bekliyorum, umudum var henüz. Her an birisi çıkıp gelebilir, bir gemi benim yaktığım ışığı görüp, -kayalara çarpıp parçalanmak yerine- doğru yönü bulabilir –buranın denizi sipsivri görünmez kayalıklarla doludur. Bir kuş sonunda acıkıp konabilir eşiğime. Bekliyorum, neden olmasın ki…

Ben bir memurum, görevim bu, bu deniz fenerini korumak, ışığı sürekli canlı tutmak.  Read the rest of this entry »

Tags: , , , , , , , ,

« Older entries