Kadir Aydemir / Gerçek Bir Simyacılık

Söyleşi: Deniz Durukan

Kadir Aydemir, 2002 yılında çıkardığı ilk kitabı Sessizliğin Bekçisi’nin ardından, bir de ödül alan Dikenler Sarayı adlı ikinci kitabını çıkardı. Kadir Aydemir son yıllarda şiirleriyle dikkat çekiyor ve genç kuşağın önemli isimlerinden biri olma yolunda ilerliyor. 5 yıldır yayın hayatını sürdüren Yitik Ülke’nin (www.yitikulke.com) de kurucusu kendisi. Yeni kitabı Dikenler Sarayı’nı fırsat bildik, şiirden, hayattan, özellikle de ölümden söz ettik birlikte.

-Genelde şairlerin ilk kitapları yoğun bir coşkuyu barındırır. Olgunlaşma ise daha geç gelir. Oysa senin ilk kitabın Sessizliğin Bekçisi’nde olsun, yeni yayınlanan Dikenler Sarayı’nda olsun, olgun bir söyleyiş var. Genç bir şairin bu kadar erken olgunlaşması okuru şaşırtabilir. Gerçi senin şiirinde üstü örtülü bir coşku da var ve bu coşku daha çok içe dönük. Heyecanlandırıp havalara zıplamıyor, ama tökezlemiyor da. Nasıl bir hayat seninki, bu genç yaşta bu olgunluğa eriştiren?

Şiirden önce yoksullukla tanıştım ve ölüme yaklaştım. Yoksulluk deyince insanlar alay ederler genelde, bilirsiniz; “Fakir edebiyatı yapma,” derler. Yoksulluklar yaşadım dediğinizde aşağılanıyorsunuz, banal bulunuyorsunuz, ama bana o şiirleri yazdıran yaşanmış bazı gerçekler var, bunları nasıl unutabilirim?.. Edebiyatla tanışmam geç oldu, bir hastanede yatarken hemşireler çeşitli kitaplar hediye ettiler. Ölmek üzereydim fakat bir mucize sonucu iyileştim ve o kitapları okudum. Kitap nedir bilmezdim bile. Okuduklarımdan çok etkilendim ve zaman geçtikçe daha fazla kitap aldım. Hastanede yattığım sürede ailem çok yoksuldu, babam bu olaydan beş yıl sonra vefat etti, ailem iyice sarsıldı. Çalışmak zorundaydım. Pek çok işe girdim çıktım ve aileme baktım, bu durum benzer bir şekilde sürmekte. Okuduğum kitaplardaki yaşamla benim hayatım arasında dünyalar kadar fark vardı. Hayal gücüm her kitapla ve yaşadığım her günle birlikte biraz daha gelişti… Sonra bir gün kendimce şiirler yazmaya başladım. Arkadaşlarıma gösterdim, sonra Fayton ve Şiir-Oku dergilerine şiirler postaladım. Süreç böyle başladı, yani sıfırdan. Ailemi bırakın, ne sülalemizde ne de çevremizde kitap okuyan, beni yönlendiren biri vardı. Her ne kadar şiir bir düş oyunu olsa bile, içinde gerçeğin izlerini taşımalı bence. Şiirlerimi olgunlaştıran şey nedir bilemiyorum, saydığım her şey olabilir. Yaptığım okumaların bunda biraz daha etkin rolü vardır tahminimce. Temiz, duru bir şiir dili yakalamak istedim hep, sürekli bu kaygıyı güttüm. Başarabildiysem ne mutlu. Şiirlerime giren tüm sözcükleri yüzlerce kez düşünürüm, döndürürüm beynimde. Olgun söyleyişimin ben farkında bile değilim açıkçası, insanların takdiri bu şekilde oldu, ben sadece yazmam gerekeni yazdım. Herkesin düştüğü tuzak şiirlere düşmek istemedim. Şiirlerime dönüp baktığımda kötü günleri anımsıyorum, bu yüzden yayımlandıktan sonra kitaplarımı bir köşeye kaldırdım. Ben yaşamla olan problemimi, söyleyebileceğim şiiri genç bir şaire yakışan yeni bir dille-sözcükler evreniyle yazmaya çalıştım, hepsi bu.

-Peki bu “tuzak şiir” nedir? Kimler bu tuzağa düştü sence?

“Tuzak şiir” derken, genel olarak şiir yazarken düşülen pusuya işaret etmek istedim. Şiir dili tuzaklarla dolu, insan düştüğü bu tuzaktan çıkmak istemeyebiliyor, çünkü o an bir kapana sıkıştığının farkında olmuyor… Kimi dergilerden şiirler seçelim, çeşitli şairlerin dizelerini inceleyelim: genelde tek tip, birbirine çok benzer, özensiz bir üretim çıkar karşımıza. Bu durumdan herkes rahatsız, ama rahatsız olanların birbirlerinin şiirlerini övmekten ve sahte gülümsemelerden başka yaptıkları şey de yok. Bazı şairler için bu genellemeleri yapmak neredeyse imkânsız. Onlar arı bir dille kendilerine has söyleyiş peşindeler. Bu tuzağa düşmek çok basit; günümüzde sırtını geleneğe yaslayıp yeni bir şey yazdığını söyleyenler, biçimsel olarak şiirde bir “yenilik” yaptığını iddia edenler, internette dolanan şiirleriyle mutlu olanlar bu tuzağın içindeler bence.

-Dikenler Sarayı senin yaşadığın mekân mı, yoksa hayatın kendisi mi?

Dikenler Sarayı her iki şıkta da gizli bana göre. Yaşadığım yer bir gecekondu mahallesi, sessiz sakin bir yer. Ölümlerde ve düğünlerde kalabalıktır dar sokağımız. Pek çok tabut indi, kefenlerin açılışını gördüm, kedilerimiz oldu, yağmur evimize sızdı, ağaçlar çürüdü. Mekân benim şiirim için çok önemli diye düşünüyorum. Pek çok sözcüğü farkında olmadan alıyorsunuz haznenize. Mekân hayatın ve şiirin çıkış noktası sayılır. Dikenler Sarayı kurgusal olarak otobiyografik göndermelerimin de içinde saklı olduğu şiir ülkem benim.

-Şiirlerinde acı, toprakla örtüşüyor sürekli. Bu, ölümün insan aklında bıraktığı en çarpıcı imge. Dolayısıyla ölüm imgesi gerçek hayattakinden daha da katı. Ölüm bir imge, bir metafor olarak düşmüyor dizelerine. En bilindik, en soğuk yüzüyle karşımıza çıkıyor.

Sanırım bunun en önemli nedeni ölümü görmüş olmam. Tam olarak kendi yüzümde olmasa da çok yakınımdaki insanların yüzünden kaçarken gördüm onu. Babam, amcam, dedem peş peşe öldüler. Şimdi her şey bir oyun gibi, kara bir hayal gibi. Ölümü şiirde işlerken zorlanıyorum çoğu zaman; ne yazılabilir ki? Bir gün bir mezarlıkta buluyorsunuz kendinizi, amcanız “Hadi yavrum, ilk toprağı sen dök babanın üstüne …” diyor, bunu söylerken de ağlıyor. Mideniz yapışıyor, kasılıyorsunuz. O yaştaki çocuk için çok zor bir durum. Etkileri bugün bile beni rahatsız ediyor. Babam için yazdığım şiirlerde bu temayı çok işledim, en fazla etki uyandıran şiirlerim de onlar oldu. Yazarken bu şiirlerin nasıl bir etki uyandıracağının farkında değildim, doğrusu umurumda da değildi, sadece yazmak istedim…

-Yazgıya inanır mısın? Şiirle yazgı arasında bir bağ var mıdır?

Yazgıya kimi zaman inanırım, kimi zaman da inandığım her şeyden nefret ederim; ondan da ettiğim gibi. Yazgı incecik bir çizgi, kimsenin bilmediği bir yol. Yazdığımız şiir bizim yazgımızdır bence. Yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizle şekilleniyor bu yolculuk. Kim kendisine ne olacağını bilebilir ki? Ama şiirle yazgı arasındaki bağ çok güçlü. Bazen yaşam rotanızı birazcık değiştirmek sizin elinizde olabiliyor.

-Bir şiirinde “ölüm güçsüz olana” diyorsun. Burada ezilmiş bir öfkenin izleri var, oysaki ölüm herkese biçilmiş değil midir?

Ölüm, kalanlar için vardır, giden için değil. Ölüm güçsüz olana derken, doğadaki anlamsız dengeyi işaret etmek istemiştim. Güçlü bir hayvan diğerini öldürebiliyor, yok ediyor. Güçlü bir rüzgâr en sağlam ağacı bile kökünden söküp atabiliyor. Bir kış günü camın ardında oturup bunları düşünmüştüm. İnsanlar da birbirini yok etmiyor mu? Hiçbir farkımız yok hayvanlardan, bizler de doğanın bir parçasıyız. Ailemin açlık çektiği yılları hatırladıkça ölümün güçsüz olana nasıl saplandığını daha iyi açıklayabiliyorum kendime…

-Son dönemde genç şiirin öne çıkan isimlerindensin. Seksenli yıllardan beri ortak şiir hareketlerinden çok her şairin kendi şiir dilini oluşturduğu görülüyor. Sen kendi dilinle nasıl hesaplaşıyorsun?

Ortak şiir hareketleri bir dönem çok etkiliydi, fakat şimdi ne politik bir birlik ortamı ne de içinde yer alabileceğimiz güçlü bir edebiyat hareketi var. Herkes kendi şiirini yazıyor. Böylece herkesin kişisel manifestosu yazdığı şiirlerden oluşuyor. Gerçek anlamda bir hareket ve manifesto, bir grupla birlikte olmak demektir. Kendi adıma tüm bunların dışındayım. Böyle küçük şovlar peşinde değilim. Yazdıklarıma sızan her sözcükle bire bir hesaplaşıyorum. İki ayrı sözcüğün bileşiminden yeni bir anlam, yeni bir görüntü oluşturmak, dili oluştururken sözcükleri yan yana getirmek gerçek bir simyacılık olmalı.

Tags: , , , , , ,

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

6,761 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress