Halil Gökhan / Zehirli Dil

Söyleşi: Kadir AYDEMİR

Konuşmak, her şeyi ama her şeyi anlatmak ve kurtulmak isteriz bazı şeylerden. Bunlar suçlarımızdır bazen, bazen de en büyük günahlarımız. Ama kime neyi anlatabilirsiniz bu kanlı evrende, ağızdan çıkan söz sizi yeniden kutsar mı dersiniz?

Halil Gökhan, ilk romanı Yedinci’den sonra Konuşan Kadın adlı ikinci eserini yayımladı bugünlerde. İkinci roman, ilkinin tersine, sinematografik özelliklerden fazlaca arınmış, felsefi ve psikolojik bir altyapıya sahip, irkiltici, yer yer de sivri dille yazılmış. Konuşan Kadın on bölümden oluşturulmuş. On bölüm, günah dolu on gün anlamına da geliyor kitapta. Kadın karakter Alev İpek, belki de yeryüzünde içini dökebileceği son insan olarak seçtiği modacı Leon Ziya’ya on günlük gelgitlerle ‘her şeyi’ anlatıyor. Meşum bir karşılaşma sonrası iki insanın da yaşam çizgileri iç içe geçecektir… Bu arada Alev İpek’in yazarın ilk romanı Yedinci’de de önemli bir şekilde rol alışı garip bir rastlantı olsa gerek…

Alev İpek karakteri zor bir kadın, ağır travmatik bir kişilik örneği. İçinde gizli bir katil var ve şiddet onun için günlük yaşamın içine serpiştirilmiş ve her an ortaya çıkabilecek bir olgu. Seviştiği bir adamı gözünü kırpmadan öldürebiliyor; dudaklarına sürdüğü zehirli bir ruj ile bir erkeği en mutlu anında yok edebiliyor! Her şeyden önemlisi ise Leon Ziya’yı seçişi olmalı. Seçtiği bu modacıdan ilk ve son bir isteği var: Dudaklarının dikilmesi!… Dudak dikme operasyonunu gerçekleştirmesini istediği, romanın diğer ana karakteri Leon Ziya’dan da bahsetmeli biraz… Leon Ziya, annesinden kalma mesleği devam ettiren bir modacı. Nişantaşı’nda bir dükkânı var ve durumu oldukça iyi. Kadınlarla herhangi bir ilişki yaşamamış o yaşına dek. Annesi öldükten sonra garip bir psikolojiye kapılıyor ve kendini, cinselliğini, yaşamı sorgulamaya başlıyor. Çarpık gelişen cinsellik, Leon Ziya’nın kişiliğinde kalıcı yaralar açmış, monologlarda bu rahatsızlığın emarelerine kolayca rastlanabiliyor. Zaten kafası karışık olan Leon Ziya, modaevinin kapısını açıp içeri giren Alev İpek’in sözleriyle başka bir boyuta geçecektir.
Alev İpek, konuşmaya ve şiddete susamış birisi, fakat ilginç bir şekilde daha önce içini ‘boşalttığı’ birçok insanı acımasızca öldürmüştür. Leon Ziya büyük bir sükûnetle dinler kadını, onun ağzından çıkan her söz, aslında bir günahın ya da cinayetin ipuçlarıdır. Günler boyunca bu sohbetler devam eder, her anlatış bir günah çıkartma eylemine dönüşmektedir.

Halil Gökhan romanda ayrıntıları verirken, okurla karakterler arasında garip bir bağ kurmak istemiş olmalı: Ağzından kötülük saçılan bir kadın, tüm kinini kusarak, her şeyi bir bir anlatırsa, işlediği tüm günahlardan azat edilebilir mi? İnsan ağzından çıkan şeyden nasıl kurtulur? Yoksa sonsuz bir döngü müdür tüm yaşananlar? Suç-ceza yörüngesinde bir kadın ve erkek karakterle, sadece onları kendi kendilerine konuşturarak roman yazmak günümüz yazarlarının tercih ettiği bir stil değil oysa. Halil Gökhan bence zor olanı seçmiş ve modayı, tarihi, felsefeyi, kutsal öğeleri harmanlayıp karakterlerin psikopatolojik yapısına dayanarak ‘edebiyat’ yapmış!
Konuşan Kadın, genel olarak yukarıda bahsettiğim izlekle kaleme alınmış. Yazarın kutsal kitap okumaları yaptığı da rahatça göze çarpıyor kitapta. Alev İpek’in, suskun celladı Leon Ziya’dan ağzını dikmesini istemesiyle başlayan yolculuk, Leon Ziya’nın Alev İpek’i, sürpriz bir şekilde, yani şaşırtıcı bir sonla öldürmesiyle bitiyor. Ama günahlar bitmiyor…

Konuşan Kadın, ilk kitabınızın tersine, sinematografik özelliklerden fazlaca arındırılmış bir görüntü romanı. İki kitap arasındaki en belirgin bağ, kadın karakter olan Alev İpek. Neden aynı karakteri kullandığınızı merak ediyorum. Bu bir rastlantı olmasa gerek?

Evet, Alev ilk romanımın baskın karakteri. Ama bu romanda onu daha da soydum. Çünkü işlediği günahlar yeterince açık değildi ilk romanda. Bunları aslında ben de bilmiyordum. Yazarken öğrendim. Aslında Alev’in bu romanda başka bir karakter taşıdığını, ama ilk romandan kalma bir aşkla onunla ilişkime –zoraki olarak da olsa- devam ettiğimizi söyleyebilirim. Hep okurlar mı roman karakterlerine âşık olacak? Yazarlar da olamaz mı? Ama bu aşk maalesef bitti “Konuşan Kadın”da. Neden mi? Okuyanlar anlayacaklar…

Alev İpek, romanda hiç durmaksızın kendisini anlatıyor. O, hem konuşmaya susamış bir cani, hem kendini yer yer kaybeden bir katil, hem de tüm seksapelini kullanarak avını baştan çıkartan, seviştiği erkekleri öldüren bir kadın. Tehlikeli bir çizgide konuşup duruyor ve onu dinleyen ünlü modacı Leon Ziya sadece düşünüyor. Leon Ziya’ya neden dilsiz bir rol biçtiniz?

Kadının yanındaki erkeğin aslında “olmadığını”, insani varoluşunun eksik olduğunu düşünmüşümdür hep. Bunun nedenleri arasında kadının baskıları geliyor elbette. En başta da cinsel baskı. Kadın toplum içinde objeleşmiş bir varlık. Erkeğin cinsel objeleşmesi neredeyse sadece eşcinseller için var artık. Demek istediğim erkekler çıplak erkek objesinden kaçma eğilimindeler kimyaları gereği. Bu yüzden meydan çıplaklaştırılmış kadın objesine kalıyor ve bunun bir bombardıman efekti yarattığını düşünüyorum erkek üzerinde. Libidosu devam uyarılan bir erkeğin de sosyalleşemediği ve hatta “yurttaş” olamadığı ortada. Ve de kullanıma açık hale geliyorlar hemen kadınlar tarafından. Leon sanırım bu içsel bilgilerim yüzünden dilsizleştirildi. Zira hızlı bir erilleşme sürecinin de başlangıcıydı Alev’in ziyareti.

Peki, romanınızın kapalı bir alanda, on gün gibi bir anlatı sürecinde, iki ana karakter üzerinde gelişiyor olması sizce bir risk midir? Ve kısa, ama vurucu cümlelerde şiir sanatının eksiltili anlatım tarzına yaklaştığınızı söyleyebilir miyiz?

Şiir yazmak roman için büyük bir potansiyel. Bunu, romanda dünyada yaşanan genel teknik tıkanmalar adına söylüyorum. Şiirsel dil ve şiirsellik romanı başka bir yüzyıla taşıyabilir. Ama sayıklamalar yüzyılını geride bıraktık. Artık daha çok gerçekliğe ve bilgiye sahibiz. Şimdi bunları nasıl katalize edeceğiz? Ve ayrıştırıp çözümleyeceğiz? Şiirsellik bu sorunların anahtarı gibi görünüyor bana. En az bir sporcu ve bir sinemacı kadar teknikler üzerinde düşündüğümü kafa yorduğumu düşünüyorum. Ve romanın kısa bir zaman ve dar bir mekânda hapsolmuş halini de zaten şiirsellik yoluyla aşarak birşeyler söyleyebildiğini…

Konuşan Kadın’da aslında kitabın yükünü çeken, biraz da erkek, yani Leon Ziya değil mi?

Kitabın yükünden başkahramanı yani aynı zamanda anlatıcıyı anlıyorsak bu dediğiniz doğru. Anlatmak tanrısal bir pratik. Dinlemek diye bir kayıt yok aslında kutsal metinlerde. Yani anlatmak son derece erkil bir yol yöntem. Anlatırken bir iktidar oluşturuyorsunuz. Ama kadının cinselliğinin bütün anahtarlarını içeren konuşma karşısında anlatmanın gene de suskun olduğunu düşünüyorum. Tanrı gibi. O suskuındur. En az kutsal kitaplar kadar. Onları ancak insanlar dillendirebilir.

Konuşan Kadın’da kutsal kitap okumalarınızın izlerini görmek mümkün. Yaşama ve ölüme dair bilgece sözler yerleştirilmiş sıradan anlatımların içine. Karakterlerin kendilerini anlama, açıklama ve kendilerini cezalandırma süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Biraz da sizin dünyaya bakış açınız değil mi romana yansıyan?

Kutsal kitapları bir roman gibi elime alarak asla okumadım. Başka notlar ve referanslardan bir başka referans olarak kutsal kitaplara geldim. Bu parçalı bohça okumalara belirgin bir endişe hâkimdi. Her ne olursa olsun oradaki metinler en kötü ihtimalle insanın çok üzerindeki hayali bir erke öykünerek yazılmıştı. Dünyaya ve evrene bakınca insanın içine dolan korkuyu bu öykünmeye dönüştürmesi, yukarılardan geliyormuş gibisine kendi sesini “yüksek bir rakımdan” dinlemesi gerçekten çok ilginç. Kendi gücünün yansımasına duyulan bu aşkta Narkissos’tan ilkel izler bulmak da mümkün. Aynayla karşılaşanın tanrı kesilmesi bu dünyanın önemli bir yasası olmalı.

Tags: , , , , , ,

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

7,260 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress