Kadir Aydemir Şiirinde Ses/sizlik – Cemil Okyay

Kadir Aydemir Şiirinde Ses/sizlik/*
Cemil Okyay

     Şair, ressam e.e. cummings’le, şiirin bir “sessizlikler kompozisyonu” olduğu görüşünü paylaşan Isabelle Alfandary (*) “ses” ve “sessizlik”le ilgili şöyle bir açımlama yapar: “Seste sessizlik vardır, sessizlikte ses yeniden duyulur. Sessizlik duygunun bir niteliği, kendisi, duyuların algıladığı bir niteliktir. Bir fenomen, duygunun oluşması için gerekli biçimdir. ‘Sessizlik’ ve ‘ses’ sözcükleri şiirler boyunca tekrarlanırsa ve yinelenen bir motif, edebi bir ritornello oluşturmaya yönelirse, sessizlik ve ses yalnızca sözcükler ve değerler halinde uyandırılmakla kalmaz, poetik olaylar halinde canlandırılır.” (Yasakmeyve, Ocak-Şubat 2010, sf. 42, Türkçesi Ilgın Yıldız) Sessiz ama derinden bir acının izleriyle kendi yaşantısından beslenerek şiirini yazdığını söyleyen Kadir Aydemir için de “sessizlik” önemlidir; “Gözlerimi kapıyorum şiir yazarken ve sessizliği dinliyorum.”(1) 
     Bir haksızlık, beklenmedik olgular, çaresizlik; susmayla bağırma arasında kalışı insanın, öfkenin, harfin, sınırlarını zorlaması, çığlık… ses! Bazen bir şimşekle, fırtınanın patlamasıyla, gök gürültüsüyle başlayan yağmurla kabaran denizin, kıyıyı dövercesine ardı ardına gelen dalgalarıyla, Kadir Aydemir’in şiirlerinde(**) şiddetin somutlanması, kendini duyumsatması; duyusal ve duygusal bir sarsıntının nedeni olarak karşılaşırız “ses”le. Rüzgâr ve yağmuru şiirlerinde arkasına alarak gelen, anılar bulutuyla beslenen bir uğultudur ses. Liriklerinde tragedyanın aktörü “K” sesi, “gök” ve “toprak” göstergelerinin metaforik bağlamında eril ve dişil diyaloglar ya da bir kaosun sesleri duyulur sanki. Bazen fırtına diner “sessizlik”le bütünleşir şair, dinler; “Gökyüzüyle toprak arasında sıkışır” tüm sesler. Metamorfoza uğrar, yankılanan “boşluğu delip geçen şiir” olur. Şair için “Her yağmur eskidir. Şiirde geçmişin bulutlarıyla gelir, bugünü kapsar.”(2)
     Şiiri görünür kılarcasına ses modülasyonunun kesinlik bildiren ve patlamalı bir söylemle duyumsandığı ve tanım içeren birimlerin dikkat çektiği Eskiden Yeni şiiri, Uzaklar bölümündeki (Soğuk Yazgı) şiirlerin ikliminin değiştiğinin habercisidir. Dizgelerin tözü olarak görülebilir ve diğer liriklerin açılımı sayılabilir. Tarihin eskitemediği “Taşköprü”, “cırlayan çekirge”, kıyıya bağlı, denizin hışırtılarıyla sallanan “kayık”, parlaklığını kaybedercesine gittikçe koyulaşan, lacivertliğini kaybeden gecede “ay”la ve “toprağa karışan acı uyku”yla ölüm imgeleşir. Gelecek günlerin ne getireceğinin bilinmezliğinin ve eksilmenin kaygısı “taş kesilmiş dudaklar”, “sessizlik”, “dinginlik”le dile getirilir. Sessizlik, hüznün ve yalnızlığa yakalanmanın, geri dönüşsüz yolculuğun sesi olur; anne ve babadan geriye kalandır. Geçmeyen Bulut ve Güz Ölüsü’nde annenin kaybı “soğuk”la imgeleşir. Şiirde sesin, suskunluk ve sessizliğe aynı içerikle çağrısı daha da belirginleşir; “yaklaşan güz, kar yüklü bulut, eriyen buzlar, bağıran kargalar”la ki karga kara yazgının, sevilenin kaybının ve sonsuz arayışın simgesidir. Kar’la batı şiirinde de sessizlik arasında benzerlik kurulur.
Paradoksal olarak görünse de “ses” ve “sessizlik” göstergeleri aslında çağrışımla “ölüm” ortak paydasında buluşurlar Son’da. Hem uzamsal hem nitem olarak artsamalı kullanılan “eski ev, çürük divan, incir ağacı, yok olacak dal gölgesi, yaban otları (kesilmemiş), dönenen sinsi kuşlar” sözceleri annenin kaybıyla oluşan izleğin trajik rengini etkin kılarlar. Yaşama veda, sessiz bir gecenin kişileştirilen birimleriyle somutlaşır: “Eski bir fotograf düşüyor, anlamsız, unutkan duvardan.” Dizelemin suskunluğu duyumsatan ikliminde, annesini on beş yaşında kaybeden Schubert’in, “yokluğun kargaşasını, geri dönüşünün sanrısını bestelediği Lied’ini duyarız sanki liriklerde; ara ara da göze çarpar (Beklemek, Yazdım Kurtulamadım, Son). Bazen fantastik kurgulanan birimlerde bu izlek yansır (Tekne Öldü), sessizliğin bir sorunsal olarak dile gelişi için bir seçenek oluşturur.
     Sessizlik, liriklerde doğayı, sanki ölümü ansıtan dinginliğiyle buyurganlığı altına alır, özneye yaşanmış bir ayrılığı ve yürüyüşündeki her adımda azalan ömrünü düşündürür. Veda’da geçmişte yaşanan acının, dinginlik ve huzurun simgesi incirle, izlekten dolayı paradoks oluştururcasına sessizlikle bütünleşir özne. Yine “güz rüzgârı, sağanak yağmur, bulut”larla ölüm görünür. Deniz fenercisinin sağırlığı, gecelerin anımsamaya neden olan tanıdık sessizliği, yürekte tortulaşan acı, üzerine basılan ama ses gelmeyen “kurumuş otlar” ve terk edecek gibi duran “gölge”, özneyi yalnızlığa, tedirginliğe, korunmasızlığa teslim eder. Varoluşsal bir sorun olarak ölüm bilinciyle sarsılmak üzeredir. Tek bir kozu vardır: “Sözcükler, sözcükler, sözcükler”.
     Yazmak, şair/öznenin içinde bulunduğu karabasandan kurtulmak için bağını koparamadığı bir edimdir, unutamamak, belleğin sakladığı, biriktirdiği anıların tutsaklığından kurtulma çabasıdır. “Yarım ay, sarmaşıklar, gece sefaları, puhu kuşu”, iç acıtan geçmişi, bir yarayı, uğursuzluğu, kayaların üzerinde inatla boy atan bitkiler gibi anımsatır. Sessizliğin, bekleyiş ve özlemin bir dişin acıtıcılığı, bulutları yararak patlayan yağmurlar gibi canlılığını korumasının, şiddetin imi olmasının sesi duyulur liriklerde. Ve sessizliğin, uzaktaki sevgiliyi yakın kılışı; yerlemin çağrışımlarıyla sesini duyurma isteminin çağrısı duyumsanır. Sonra doğanın sesleriyle tamamlanır her şey. Odysseus gibi Sirenler’in çağrısına direnilememektedir; “sadece kuş sesleri kalıyor geriye./ Kuşların ölümsüz olduklarını biliyorum/ ../.. Sana sessizliği vereceğim!” Sessizlik kuşla betimlenir (Sessizlik “bakınan bir kuştur” örneğin e.e.cumings’te) Dişil ve erkek arayışı simgeleyen “ateşböcekleri” de doğanın devingenliğiyle bezenen ve betimlenen dizelemde göz ardı edilmemelidir.
     Sessizlin iki “ada”yla ve “ağaç”la; zamansız yaşanan travmaların, “vakitsiz yağmurlar”la imgeleştiği Tekne Öldü’de, kaybolan erincin ve tılsımlı bir dokunuşun aranışı yansır. Bir sorgulamanın ve sıkıntının sezildiği lirikte sessizlik özneyi “hiç”liğe sürükler. Kendi kendisiyle bağlantı kuran bireyin, kendini aşıp hiç’liğe doğru adım atması gerektiğini söyleyen J.Paul Sartre, soru soran insanla hiç’liğin yeryüzüne indiğini belirterek, iç daralması ve hiç’liği birbirine bağlar.
     Sesin gösterge olarak yer aldığı Dikenler Sarayı’ndaki liriklerde, doğanın ve öznenin sessizliği, kadın ve erkeğin birlikteliği, arzunun iklimi olur. “Dilek çiçeği”yle bekleyişin, umudun; bazen “rüzgâr”da “çamaşır ipi”nin sallantısından yansıyan “soğuk ses”in uyandırdığı ötekinin yokluğunun, ayrılık acısının, özlemin “susuş”la canlandığı görülür ki, “suskunluk” aynı zamanda bir yakınma, diyalog öğesidir. Şunu da belirtmek gerekir; dizgeler arasında ayrımsanan boşluklar, üst üste iki nokta, üç noktanın da şiirlerde sessizliğin somutlaşmasına katkı yaptığı görülür… Rüzgârda yaprakların hışırtılarını, ayağının altında ezilen “kuru otlar”ın sesini, seslenen “çekirge”yi, “güvercin”leri, “deniz”in sesini, “gök gürültüsü”nü, rüzgârın “uğultu”sunu dinler özne. Psikolojik edim olarak gördüğü dinlemenin, hayalin dindirilmesine yöneldiğinde çok çabuk sanrıya dönüştüğünü vurgulayan Roland Barthes’in “Doğa çıkardığı sesler yoluyla anlamla titrer. En azından Hegel’in söylediğine bakılırsa, Eski Yunanlılar onu böyle dinlerlerdi. Dododa’nın meşeleri, yapraklarının uğultularıyla kehanetleri dile getirirlerdi,” şeklindeki değerlendirmesi de liriklere ışık tutacak niteliktedir.
     Ses liriklerde ve haikularında, ölümü, umutsuzluğu, boşa kanat çırpmayı ve çaresizliği yansıtan “martının çığlığı”; “cırcır böceği”yle yansıtırken; kopan yaprağın düşüşü, çıtırtısıyla, ayrılığın, ev özleminin imi olur. Harabe’de ise, “çalının dağa batışı” gibi tinsel zedelenmeye, bir yaranın açılmasına nedendir. Bir birlikteliğin bozulmasının, kararan günlerin, erinçsizliğin dile gelişi “narın patlayışı, kulağı tırmalayan” sesle imgeleşir. Sevgilinin rüzgârı duyumsatan sesi, bazen de bir balıkçının kireçli yüzünden yansıyan, sessizliği yırtan bir “ağıt”, suya düşen “suret”tir; terk edilişin, bir son’un hüznü ve suskunluğa dönüştür; “Toprağın ipeğidir bu / cenneti çiy tanesinin. / Soğuk yaklaşıyor.” (Dikenler Sarayı)
Ses, babasını kaybeden gencin evden taşan yankısı, bir başka lirikte (Soğuk Yazgı’daki) bahçede devrilen “yaş bir ağaç”la (incir) simgeleşen yürek çığlığıdır. Bazen bir adanın boşluğunu ayrımsatan “kanat sesleri”, yalnızlığın paylaşım istemini içeren, geceyi kemirircesine tüketen “çekirge” sesidir. Ya da bir şeylerin kabul edilebilir, katlanılabilir yanılgısının, sarmaşıklarla gölgelenebilecek yaşamın, bir arketip olarak, zamanın ruhunu dışarıdan içeriye yazgısal olarak yüze çarptıran “rüzgâr”ın, “bir çanın düzensiz sesi”dir.
Şiir “öteki ses”tir. Çünkü tutkuların ve görünümlerin sesidir” der Octavio Paz ve ekler “…imgeleri amfibi (iki yaşamlı) yaratıklardır: Hem şekil ve düşünce hem de sesler ve sessizliktir.”

 

Dipnotlar:
*Isabelle Alfandary (Paris/ Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Profesörü) **Kadir Aydemir, “Soğuk Yazgı”, Yitik Ülke Yay. 1. Basım, Ocak 2014, İstanbul
Kadir Aydemir, “Dikenler Sarayı”, Yitik Ülke Yay., 2. Basım, Mart 2013, İstanbul
YOM SANAT, Ocak, 2014, s.16, s. 21
Yasakmeyve, Temmuz-Ağustos 2015, s. 75, s. 91
Bedia Akarsu, “Çağdaş Felsefe”, MEB Bas., 1979, İstanbul, s. 132
Roland Barthes, “Görüntünün Retoriği, Sanat ve Müzik”, YKY, 2014, s. 225
Octavio Paz, “Öteki Ses”, İnkılap Yay. 1990

 

*Şiirden Dergisi, 2018

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

6,740 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress