Kadir Aydemir’le Söyleşi

Söyleşi: Zeki Çelik

– “Neler var ardında / Sabah yeli / Dolanırım, sadece kuş yürekleri.” 2002 yılında yayımlanan, Hauki tarzında ilk şiir dosyanız. Şiirler, gerçek bir yankı kazanıyor bu kitapta. Eserlerin ufku yüz kat genişliyor, başarınızın ilk kaynağı burası, bu şiirler. Belli bir ölçüde yazılan, disiplinden ödün vermeyen bu tarz şiirlerin, ileride başka tarzda yayınlayacağı şiirlerinide disipline ediyordur diyebilir miyiz?

– Doğa şiirlerinden insana ulaşan bir yolculuk. Çok uzun zamandır nerede ise basılmış bütün haiku şiirlerini okudum. O yıllarda bu tarz ruhumla özdeşleşmişti. İnsanın doğanın karşısındaki çaresizliği, şaşkınılığı ya da karşısında bireyin güçsüzlüğü çok fantastik geldi, hoşuma gitti. Uzun yıllar okuma yaptım ve onun disiplinini edindim tabi, severim ve hâlâ okur yazarım. Yazdığım bütün şiirlerimi de etkilemiştir. O bir motif bence, şiirsel disipline giden iyi bir yol. Günümüzde çok sevilmiyor, küçümseniyor gibi ama o üç dizeyi yazmak uzun şiirler yazmaktan çok daha zor. Genel şiir tarzıma yakın bir şiir format Haiku. Normal yazdığım şiirlerde de Haiku formatı göze çarpıyor.

– “Dikenler Sarayı” bakışın bir eylem olduğu bilincine ulaşmamıza yardım eden bir kitap, bir şiir yarışmasında ödülle de başlıyor yolculuğuna Kadir Aydemir. Henüz 26 yaşındasınız o yıllar, genç kuşağı temsil eden birer yetenek şiirleri bunlar edebiyatımızda. İlk kitabınızdan ayrı, daha özgürce kaleme aldığınız bir dosya diyebilir miyiz?

– ‘’Dikenler Sarayı’’ aslında benim ilk dosyam ama onu biraz bekletmiştim. Tabi biz o zaman her saniye cebimizde şiir kitapları ile geziyoruz, kağıt kalem elimizde otobüslerde insanların yüzlerine bakıyoruz, doğayı dinliyoruz, sürekli bir imge arayışı, imge avcılığı yapıyoruz. Benim için özel bir dosyaydı, ilk yazdığım şiirlerdir onlar. Daha somut, daha hayata dair, ölüm – yaşam arasında sıkışan genç bir insanın hayalleri, düşeri, acıları var. Birçoğu zaten babam öldükten sonra yazılan şiirlerimdir. Bir de yaşadığım ilişkiler, insanlar ile olann bağlarım, hayat mücadelem o dizelerde saklı. Benim hâlâ açıp okuduğum en sevdiğim dizelerimdir. Mesela şu an, şu yaşımda oturup şunu düşünüyorum: Keşke o şiirleri yeniden yazabilsem; hani insan özlüyor. Şimdi bir koşturmaca, hayat, para kazanma telaşı, bir gelecek kurma sıkıntısı vs. hiçbir şeye yetişemiyoruz açıkçası. Birçok konuda umutsuzuz, mutsuz olmaya dönüşüyoruz yetişkin oldukça.
O dönemlerde benim için şiir çok özel bir şeydi, hâlâ öyle ama o dosyama ayrı güveniyordum. Şiir yarışmasını kaazanacağına da inanıyordum. Bir birey olarak ürettiğim şeyin farkındaydım ve sağlam bir dosya hazırladığımı düşünüyordum. Son günü, son saati başvurusunu yaptım; İsviçre Hastanesi’nin bir yarışmasıydı ve karşıma bir doktor çıktı, bana geç kaldığımı söyledi; yanıt olarak kendisine birinci olacağımı söyledim :) Böyle esprili, komik bir durum yaşandı aramızda. Gerçekten de birinci oldum seksene yakın şair arasından. 24 yaşındaydım ve çok parasızdım. Kazanmış olduğum para ile yaşadığımız evin çatısını yaptırdım. Şiirden çatı yaptırdım ve benim için çok güzel bir anısı oldu :) Samimi olduğumu düşünüyorum. Küçük bir gecekonduda sürekli kitaplar okuyan ve geleceğe dair güzel hayaller kuran yoksul bir genç çocuk vardı o zaman. Kendime inanıyordum ama insan zor ve yoksul bir hayatın içinde doğunca ve bugün o yıllara bakınca güzel bir mücadelenin içinde de olduğumu görüyorum.

– “Gölü Emen Mektup’’ 2005 yılında Azerbaycan’da Azerice’ye çevrilerek yayımlandı, sonra başka şiirleriniz İngilizce, Fransızca, Ermenice, Bulgarca, Japonca, Rusça gibi dillere çevrilen bir sürü eseriniz gündeme geldi. Şiir kendi diline bile çevrilemezken, Azerbaycan’ın hangi iç gözleminden doğmuştur bu “Gölü Emen Mektup”?

– Teklif gelince dosyamı oradaki aynı zamanda Türkolog olan editöre yolladım. Elbette Azeri dilini bilmiyordum ama sonucunu görmek lazımdı. Bugün Cevat Çapan’a güvenmeseydik Ritsos’u, Sait Maden’e güvenmeseydik Neruda’yı kim sevebilirdi, kim okuyabilirdi. Behçet Necatigil’in o güzel çevirileri olmasyadı birçok şairi bilemeyecektik. Çevirmene güvenmek zorundasınız, burada bir de böyle bir durum var. Türkçe yazdığımız gibi aynı şekilde çevrilemeyebilir. Dilimiz mükemmel bir dil ama farkında değilim elbette ne kadar o duygunun verilebildiğini ama gelen tepkiler olumluydu, bu da benim için bir şans oldu. Daha çok dillere de çevrilmesini dilerim.

– 2006 yılında ‘Cunda Öyküleri’ ile bir çalışmanız var, içinde bir çok yazarımızla birlikte aynı adaya düştüğünüz. Cunda Adası, diğer adıyla Ali Bey Adası… Ada meraklıları ve deniz tutkunları için yepyeni bir yolculuk fırsatıdır bu kitap. Kaptanı belli, yolcuları da… Biraz bahseder misiniz bize, farklı zamanlarda, farklı sularla düşlenmiş bir adaya düşmek nasıl bir duygudur?

– Cunda adasını çok severim. Beni ilk oraya rahmetli Arif Damar yolladı. Yirmi yaşında falandım ve adanın arka tarafında bana bir garsonluk ayarladı. Orada elektriksiz bir yerde çalıştım ve çok şiir yazdım, çok hoş anılarım oldu. Okumaya ben romanla başladım, şiirle devam ettim ama düzyazı benim için hep özeldir, içimdedir. Böyle bir derleme o yıllarda daha kafama düştü. Benim çocukluk hayallerimdendir hep yayıncılık yapmak. İlk onla başladık. İlk baskısını tüketti bir yıl içinde ve güzel ses getirdi. 2011 yılının Mayıs ayı gibi genişletilmiş olarak ikinci baskısı çıkacak. Ada öykülerini seviyorum veya şöyle söyleyeyim alternatif tatil mekanlarını böyle daha alt kültürün sevdiği, her şey dahil sisteminin olmadığı böyle çadırda, küçük pansiyonda insanların kaldığı, mutlu olduğu yerleri seviyorum. Cunda’dan sonra Bozcaada, Olimpos kitapları çıktı ileride de Datça ve Kelebek Vadisi kitapları çıkacak.

– ‘’Rüzgarla Saklı’’ lirik şiirlerle birlikte, ressam Nihat Kemankaşlı desenleriyle süslenen müthiş bir kitap. Şiirinizden bir dizeyle ben sormak istiyorum, “Neler yazar sabah ayazı… Sisin ellerine? Ve söyle lütfen bana… Nerede uyur ay ışığı?..”

– O kitapta sağ olsun Nihat Kemankaşlı her şiir için özel olarak bir desen çizdi bana ve büyük destek oldu o anlamda. Dünyada da bunun örneği çoktur. Türkiye’de bu birlikteliği yakalamak belki çok zor, ayrı disiplinler ve farklı hayatlar. Ama eskiden aynı yerde oturup sanata dair sohbetlerin edilmesi, ortak projelerin yapılması daha bir mümkündü. Bu kitap 21 tane aşk şiirinden oluşuyor, benim için bir anı kitabıydı aslına bakarsanız. Yaşadığım ve sonlanan çeşitli süreçlerin bir adağı gibiydi bu kitap. Bir dönemin de kapanışıydı.

– “Aşksız Gölgeler’’ ilk öykü kitabınız, şiir dilinden pek uzaklaşmadan, en olağan ayrıntılarından, en alışılmamış raslantılara varıncaya kadar aşkla erotizmin, ölümle ayrılığın buluştuğu öyküleri biraraya getirdiniz bu kitapta. Bu özküleri bir araya getirirken kaç anneyi ağlattığını biliyor musun? Kaç kelebeği öldürdüğünü mesela?

– Bu kısa öyküleri yazarken gerçekten de hayatın içinden süzerek notlar aldım her şeyi. Kendi hayatımdan birçok detay var, şiirlerimde kullanmadığım birçok metaforu burada düzyazıya dönüştürdüm. Çünkü şiirin yetmediği bazı anlar, duygular oluyor ve düzyazı orada imdada yetişiyor. Mesela orada bir öykü var ki kolu sakatlanan genç bir çocuğun; birebir gördüm. Bir bıçak atölyesinde çalışıyor ve elini kaptırıyor ve yanında babası gülerek diyor ki; ne var, biz de yaşadık, bir parmağı gitti sadece. O kadar duyarsızlaşmışlar ki acıya karşı, genç bir yazar olarak karşılaşınca üzülüyorsunuz, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz ve en fazla bir dondurma ısmarlayabilirsiniz o çocuğa, hayatına herhangi başka bir katkıda bulunamazsınız çünkü. Fantastik öyküler de var, ölüm – ayrılık duygusu ağırdır, onlara ait izlenimlerim var. Askere gitmem sebebi ile çok fazla okunamadı o kitap. ‘’Rüzgarla Saklı’’ ile birlikte aynı anda yayınlamıştım kendi yayınevimden. Kitap şu anda çıkmış olsa belki durumu farklı olurdu ama ben edebiyatta bir şeylerin kendi kendine ulaşmasından yanayım. Çok fazla reklama dönük çalışma yapan değilim. İyi bir şey üretiyorsan o bir şekilde kulaktan kulağa zaten ulaşacaktır. Benim yolculuğum kendi kendine başladı ve öyle de devam ediyor. Bu durumdan memnunum ve bu anlamda kendimle barışığım. Özel bir çabam yok, bir yerlere geleyim ismim bilinsin falan. Üretimden yanayım. Hiç tanımadığım insanlara bile her türlü desteğimi sunmaktan kaçınmıyorum, kaçınmayacağım. Büyük egolarım yok edebiyatta.

– Bir şeyin sözünü etmemek, onu düşünmeden, bilincimize mal etmeden, geri dönüp ne yaptığımızı görmeden yapmaktır aslında. Onu yaparız ama, yaptığımızı görmezlikten geliriz sonra değil mi?

– Benim yazdığım şiirler için tanımlanan bir cümlenin karşılığı bahsettiğiniz şey. Ben eksik bırakarak yazıyorum. Yazdığım her şeyde bir şeyi tamamen anlatmıyorum. Ben bunları okurun tamamlanasını seviyorum.

– Düzyazı bir düşünce davranışıdır. Düz yazıda bakış, sözcüğün arasından geçip anlatılan nesneye doğru gider. Sözcük, bir düşünce taşıtıdır sadece. Görevini yaptı mı, onu unuturuz sonra. Ama “Bozcaada” başlı başına bir bakış, asırlardır tarihi dokusuyla günümüze kadar gelen, unutulmayan. 34 yazar dostunuzla birlikte “bozcaada yolcusu kalmasın” tek sloganınızdı, 2009 yılında sizde kaleme aldınız, unutmadınız adayı. Kitabın içine girmeyen başka görüşlerinizi almak istiyorum adaya dair.

– Bozcaada sihirli bir yer bence her türlü yanı ile. Ada deyince Cunda ve Bozcaada aklıma gelir direk. Bozcaada müthiş bir edebiyat enerjisine de sahip. 34 yazar oldu o kitapta ve 1,5 yılda falan hazırlandı.

– Peki mesela bu kitap orada yankı buldu mu?

– Evet, orada tek bir gazete bayiisi var, orada da satılıyor mesela ve güzel bir ilgi var. Bu öyküleri yazanlar adalı değil mesela, başka gözlerle kaleme alınan öyküler bunlar. Bir şekilde oraya gitmişler, yaşamışlar, hatıralar saklamışlar. Hem yayınevi için prestij kitabı da oldu ayrıca. Aynı zamanda bir gezi rehberi gibi; ama edebi bir rehber bu. Mesela Bozcaada’ya giderken bir gün yolda birisine kitaptan bahsettiğimde zaten kendilerinde olduğunu öğrenmiştim, çok şaşırmıştım, mutlu olmuştum.
Bir kitabın yolcuğu çok farklı düşünsenize; yüzlerce kütüphaneye giriyor. Bir zaman sonra ben üreten olmaktan çıkıp yazarı olmaya dönüşüyorum. Hem bir parçamız oluyor hem de bizden uzaklaşıyor.

– “Olimpos Öyküleri” çalışmanda bu sefer 32 yazar dostunla yola çıkıyorsun, Tanrıların dağı Olimpos ve Olimpos köyüne doğru… Onun için yazara sormalıyız: Niçin ve ne üstüne konuşmak istiyorsun asıl?

– Hayatımda gittiğim ilk tatil yerlerdinden birisidir Olimpos. Burası için bir kitap olabilse, ben yapabilsem bunu hayali hep vardı ki yıllar sonra oldu. Belki şimdi ziyaretçi profili değişmiş olabilir ama benim gittiğim yıllarda kiminle konuşsanız bir enerji alıyordunuz, bazen bir kütüphanede olmak gibi bakıyordum orada olmaya. Aykırı bir kitap aslında bu biraz da, değişik tepkiler aldım, almaya da devam ediyorum. Bu kitaplar birilerini yönlendirmeli, böyle bir yer, yerler var. İstanbul’da yaşayıp denizi görmeyen insanların olduğu bir ülkedeyiz maalesef. Belli olmuyor işte, bir gün biri çıkıp hayatını değiştirebiliyor, bir kitap başarabiliyor bunu. Mesela ben doğa sevgisini, macera duygusunu Jack London’dan aldım. Her kitap insana büyük bir zenginlik katıyor. Bizim kitaplarımız daha modern çalışmalar, farklı kesimlere belki üst ve orta sınıflara seslenen kitaplar ama edebiyatın sadece büyük yayınevlerinin, dev bankaların tekelinde olmadığının, bizlerinde bir şeyler üretebileceğinin sinyalini vermeye çalışıyoruz burada. Biraz da bunun için ekibi kalabalık tutuyorum. Beğenilir, beğenilmez, tartışılır ama bence güzel bir şey. Zamanında ben de bunu yaşamasam belki soğur devam edemezdim. Yazmaya yeni başlayan insanlar için bunlar güzel motivasyon oluyor. Bir yerde isminizi görmek büyük hayaller kurmanıza sebep oluyor; zaten hayalleri olmayan insanlar çürümüş insanlar değil midir?

– Son kitabını 80’lerde doğan ve bugün aramızda olmayan tüm çocuklara ithaf ediyorsun. Edebiyatımızda yine bir dayanışma örneği gösteren bir durumla karşılaşıyoruz. 89 yazar dostunla birlikte kaleme aldığınız bir dayanışma, bir de 80’ler takvimi var içinde. Yazarların biyogrofilerine baktığımızda 80 lerde çocuk olan kalemler hepsi. Uzun bir soluk, titiz bir çalışma. Estetik beğenin ne olduğunu anlamaya çalışırsak, bu sunuşun ne olduğunu da anlayabiliriz içinde. Farklı bir estetik deneyim tipinden söz edebilir miyiz bu kitabınız için? Neden 80 lerde çocuk olmak?

– Ben 77 doğumluyum ki 80’lerin çocuğuydum. İlk gözlemlerimiz, hayata dair ilk ipuçlarımız kuşak olarak o yıllarda yaşandı. Bugün ne biliyorsak o sade hayatın çok etkisi vardır üzerimizde. Ben bir kapıcı çocuğuydum, annem ev temizliklerine giderdi ve ben çok farklı bir alt kültüre sahiptim ama yoksul da, zengin de bir sürü arkadaşım oldu, bir bilet alamadığı için trene kaçak binerken ölen arkadaşlarım oldu. Bizim için farklı referanslara sahip bir kitap ve geniş bir kitlenin okuyacağını düşünüyorum. Bu diğer projelerinin yanında benim en büyük projem. Yazan herkes arkadaşım, geniş bir dayanışma söz konusu burada. Gerçekten de belki bizlerin çok fazla maddi gücü yok ama manevi gücü çok fazla, her yerde arkadaşlarımız var bu anlamda ve bu küçümsenecek bir şey asla değil. Para ile bile yapılamayacak birçok şey dostluklarla olabiliyor. Voltran’dan Conan’a, darbe dönemi gözlemlerinden Adile Naşit’e 80’li yılların fenomen olan her şeyi bu kitapta yazıldı. Eğlenceli olduğu kadar da hüzünlü öykülere de rastlayacaksınız, gözleriniz dolacak.

“80’lerde Çocuk Olmak” kitabında yazılarıyla, anı ve anlatılarıyla yer alan 80’lerin çocukları:

Yeşim Ağaoğlu, Onur Akbudak, Alper Akdeniz, Erdem Aksakal, Neyran Savaşman Akyıldız, Çiğdem Aldatmaz, Figen Alkaç, Sema Aslan, Hürcan Âşık, Mustafa Atapay, Kadir Aydemir, Eda Aytekin, Nil Esra Başaran, Ezgi Başkır, Suat Başkır, Barış Behramoğlu, Onur Behramoğlu, Göksel Bekmezci, Sinem Bengi, Yiğit Değer Bengi, Ersan Bengisu, Hasip Bingöl, Ahmet Büke, Elmira Cancan, Gökçenur Ç., Şebnem Çağlayan, Tunca Çaylant, Kader Çekerek, Serdar Çekinmez, Murad Çobanoğlu, Bülent Çolak, Elçin Demiröz, Özge Ç. Denizci, Ömer Faruk Dizdar, Eylül Duru, Galip Dursun, Sine Ergün, Azim Raşit Ersoy, Elif Savaş Felsen, İdil Giray, Pınar Gözpınar, Nilay Sağ Gülalp, Eda Günay, Koray Günyaşar, Yasemin Gürkan, Sanem Güven, Nefin Huvaj, Aydın İleri, Necla İret, Deniz Yalım Kadıoğlu, Gülay Kalkan, Bekir Arslan Kopuz, Ulaş Kurugüllü, Ahmet Küçükkayalı, Ece Erdoğuş Levi, Barış Müstecaplıoğlu, Engin Neşeli, Pınar Nurhan, Pelin Onay, Esra Ovalı, Yaprak Öz, Gürgen Öz, Şahin Özbay, Özlem Özyurt, Hatice Topal Özçoban, Nilüfer Özgeren, Sedef Özkan, Erol Özyiğit, Murat Prosciler, Tomris Sakman, Fazıl Say, Hakan Sim, Güray Süngü, Melih Süsleyen, Müjgan Şahinoğlu, Melike Aslı Şahinsoy, Ümit Şener, Seda Tansuker, Filiz Tanya, Erkut Tokman, Alper Turgut, Murat Türkücüoğlu, Serkan Türk, Papyon Tayfun Türkkan, Ferhat Uludere, Gül Yaşartürk, Özlem Yıldız, Hande Yöremen, Zeynep Zişan ve Güncem Topçu.

Bu söyleşi Kasım 2010’da İstanbul’da gerçekleşmiştir.

Tags: , , , , , , , , ,

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

6,675 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress