Mehmet Ünver / Pus

Söyleşi: Kadir Aydemir


İlk kitabınız Bir Kuzgun Yaz’da eski İstanbul’da geçen çocukluğunuzu ve matrak anılarınızı işlemiştiniz. Keyifle okunan, yer, yer gülümseten ve hüzünlendiren bir çatısı vardı bu ilk kitabınızın. Görünen o ki, Pus’ta da macera devam ediyor. Üstelik Kuzguncuk’tan da ayrılıyorsunuz. Bu kitapta biraz daha büyümüşsünüz, yavaş, yavaş değişmeye başlamışsınız…

Bir Kuzgun Yaz 1960’ların hiç bozulmamış, güzelim İstanbul’unda, özellikle de o zamanlar yemyeşil olan Boğaziçi semtlerinde geçiyordu. O yılların havası bambaşkaydı. Ahşap evlerle dolu yokuşlu mahalleleri, komşulukları, Müslüman, gayrimüslim ahalinin o eski parke taşlar döşeli sokaklarda nasıl dostluk, uyum içersinde yaşadıklarını ve elbette bizim gibi hınzır veletlere nasıl büyük bir hoşgörüyle tahammül ettiklerini başkalarına da anlatmak gereği duyuyordum. Bu nedenle ilk romanım Bir Kuzgun Yaz ortaya çıktı. O yılları hep pastel renklerle anımsıyorum. Boğaziçi’nin mavisi, tepelerin erguvan rengi, papatya ve gelincik tarlaların göz alıcı güzelliği gibi. İkinci romanım olan Pus’ta konu aldığım yetmişli yılları ise hep gri renklerle anımsıyorum. Romana Pus ismini bu yüzden koydum. Türkiye karmaşık ve karanlık bir ortama, askeri darbeye, tutuklamalara, öğrenci olaylarına, siyasi idamlara, 12 Mart’ın balyoz harekâtlarına karşı büyük bir hızla ilerlerken altmışlı yılların çocukları olan bizler ergenlik çağına ulaşıp hem cinsellikle, hem de başta geçim ve tahsil derdi olmak üzere hayatın pek çok acı yönüyle tanışmaya başlamıştık. Memleketin içinde olduğu iç burkucu durum da bunun cabasıydı.

Pus’ta ilk kitapla aynı karakterler var. Bir seri mi olacak romanlarınız? Yani sürekli çocukluk anılarından-deneyimlerinizden yola çıkarak mı yazacaksınız sonraki eserlerinizi, yoksa farklı bir roman da yazmayı istiyor-düşünüyor musunuz?

Pus’taki karakterlerin önemli bir kısmının ilk kitaptaki karakterler olması bu romanın bir anlamda ilkinin devamı olmasındandır. Bir Kuzgun Yaz’ı okuyan pek çok kişi bunun devamını yazmamı istedi. Ben de yazdım. Böylelikle ülkemizin epeyce karanlık geçen yetmişli yıllarını ve yaşamın zorluklarını cinsellikle henüz tanışmaya başlayan yeni yetme gençlerin gözünden anlatan bir roman ortaya çıktı. Bundan sonraki romanlarım tamamen farklı konulardan oluşacak. Şu anda bitirmek üzere olduğum üçüncü kitabım diğer insanlardan çok farklı olduğuna inanılan kişilerin, örneğin sado-masohistlerden, genelev kadınlarına, eşcinsellerden, gurbetçi işçilere ve travestilere kadar birbirinden değişik karakterlerin gözünden günümüzün anlatıldığı ilginç bir roman.

Radyo anonsları, siyasi kaçaklar, örgütler, erotik dergiler, Çüklü Çavuş Ayşe, evden kaçmalar vs. Bu kadar çok ayrıntıyı hatırlamak ve kâğıda dökmek zor olsa gerek… Sizce her iki kitapta da kurmaca mı daha ağır basıyor yoksa yaşanmışlıklar mı, eğer ikincisi ise cevabınız; bunca anıyı hatırlamak sizi yormuş olmalı… Günlük tutar mıydınız o yaşlarda?

Bu soruyu başka söyleşilerde de sordular. Romanlarımda anlattığım olayların ve kahramanların ilginçliğinden olsa gerek. Ama yaşamımda hiçbir zaman günlük tutmadım. Ayrıca her iki romanımda geçen olaylar ve kahramanlar gerçek. Kurmaca değil. Bunca şeyi nasıl hatırladığıma gelince: Az evvel de belirttiğim gibi altmışlı yıllarda çok ama çok renkli bir çocukluk yaşamıştık. O günleri, yazlık sinemaları, yeşil bostanları, Üsküdar-Kısıklı tramvaylarını, nostaljik şehir hatları vapurlarını ve elbette ki birbirinden fırlama arkadaşlarımızı unutmak mümkün değildi.Yetmişli yıllar ise yaşanan iç burkucu olaylar, idamlar, öğrenci ve işçi olayları nedeniyle o günleri yaşayan hemen hiç kimsenin zihninden çıkmamış olsa gerek. Bu arada olayları beraber yaşadığım kardeşimin de bütün bunları hatırlamamda büyük bir katkısı oldu.

Pus’u okurken küçük gülme krizleri geliyor insana. Sanırım bir solukta yazmışsınız romanınızı, akıcı ve bol mizahi bir anlatımla. O yıllarda okuduğunuz çizgi roman ve karikatür dergilerinin etkisi nedir sizde?

Bildiğiniz gibi Pus’u tüm haytalara adamıştım. Bu nedenle kitapta bol bol haytalık ve hınzırlık bulmak mümkün. Olaylar gerçek olduğu için anlatımı da akıcı ve komik oluyor. Yaşamım boyunca hep hayta birisi olmak istemişimdir. Çocukken, hatta şimdi bile en sevdiğim kahraman Tom Sawyer ve Huckelbery Fin’dir. Arkadaşlarımı da hep muzırlar içinden seçtim. Bu sayede de Çüklü Çavuş Ayşe’ler, Kabagöt’ler, Kokulu Co’lar, Piç Yavuz’lar romanlarımda yer aldılar. Çocukluğumda beni en fazla etkileyen diğer iki kahraman da Çelik Bilek’teki Profesör Oklitus ve Rodi’dir. Hani şu albayın kızı Suzi’nin, Çelik Bilek için hazırladığı elmalı turtayı arka pencereden girip araklayan iki hınzır. Ama o günlerde okuduğum ve beni çok etkileyen hüzünlü romanlar ve kahramanlar da var. Oliver Twist, David Copperfield, Bülbülü Öldürmek gibi kitapları bunların arasında sayabilirim

Sokaktaki konuşma dilini çok rahat işlemişsiniz. Espriler, küfürler, şakalar, cinselliğin keşfi, şüpheli gözler, ad takmalar ve kardeş çekişmeleri Pus’u oluşturan önemli ayrıntılar. Bir Kuzgun Yaz’dan sonra anılarınızı yazmaya devam edeceğinizi söylemiştiniz bir röportajınızda. Peki, Pus’tan sonra da devam edecek mi bu hikâye?

Teşekkür ederim. İmza günlerime gelen veya bana mail atan pek çok okurum da aynı görüşte. Sokak dilini çok iyi kullandığımı söylüyorlar. Bu da yapmak istediğimi başarmış olduğumu gösteriyor ve mutlu oluyorum. Elbette olayların ve kahramanların gerçek olmasının bunda büyük bir payı var. Yukarıda da belirttiğim gibi Bir Kuzgun Yaz’ın ardından Pus geldi. Şimdi ise günümüze dönüp bugünün dünyasının ilginç kişileri ve olaylarına bir bakış atacağım. Günümüzde de yazacak çok
konu var.

O yılların siyasi ortamı sizi önce yaşarken, sonra yazarken nasıl etkiledi? Ve, pek sanmıyorum ama, Pus’un 6 Mayıs 2002’de, Deniz Gezmiş’lerin öldürüldüğü günün yıldönümünde bitirilmiş olması bir tesadüf müdür?

Son derece buruk günlerdi. Çevremizde “ağabey, abla” diye bildiğimiz gencecik üniversite öğrencileri bir kitap yüzünden, ya da sokakta miting yaptıkları için tutuklanıyorlar, yeni mezun öğretmenler günümüzde suç bile sayılmayacak nedenlerden dolayı senelerce hapis cezaları alabiliyor, işkence görüyorlardı. Her mahalle, her semt bundan etkilenmişti. Sanki hep puslu ve gri bir mevsim yaşıyor gibiydik. Tarih konusuna gelince: Emin olun bugüne kadar benimle yapılan tüm söyleşilerde bu soru soruldu. Kitabı yazarken ve o olayları anlatırken ölüm yıldönümlerine yakın bir zaman dilimi içinde olduğumu biliyordum. Son cümleyi yazıp romanı bitirdiğimde çok güzel bir Mayıs gecesinin yaşandığını fark ettim. İnsanın içini okşayan ılık bir bahar havası vardı. Bahçeden hafif bir rüzgârla birlikte gelen güllerin ve hanımelilerin kokusu odayı doldurmuştu. Sonra tarihin 06 Mayıs 2002 yani Deniz Gezmiş’lerin idam edilişinin yıldönümü olduğunu anladım ve çok duygulandım.

Serserilik kavramı üzerinde de durmak istiyorum. Bir Kuzgun Yaz’da da Pus’ta da tüm arkadaşlarınız apaçık serseriler, oldukça fırlamalar, ama etrafınızdaki tiplemeler sizden ve kardeşinizden kat kat serseri. Siz onların arasında uslu çocuklar olarak kalıyorsunuz sanki?

Sanırım bu soru bugüne kadar benimle yapılan söyleşilerde sorulan en ilginç soru. Pus’ta da anlattığım gibi kardeşimle inanılmaz bir çelişki içindeydik. Öyle ki bir yandan “İcatlar” ansiklopedisi okuyup, Edison veya Markoni gibi birer mucit olmayı hayal ederken öbür yandan Tom Sawyer gibi gerçek bir fırlamaya hayranlık duyuyorduk. Uslu uslu oturup ansiklopedileri okurken büyüklerin takdirini kazanıyorduk ama bu kez de yaşamımız son derece yavanlaşıyordu. Oysa Piç Yavuz gibi, Daltonlar gibi serserilerle takıldığımız zamansa yaşamımız inanılmaz derece renkleniyordu. Hayatın gerçek tadına varmaya başlıyorduk. Ama bu kez de büyüklerin tepkisini çekiyorduk. Bu da bizi zor durumda bırakıyordu. Sanırım kardeşimle ben uslu geçinen birer gizli haytaydık. Zaten ne demişler; “Körle yatan şaşı kalkar”. Haytaları her zaman sevdim. Pus’u da onlara adadım zaten. Bu nedenle kitapta bol bol haytalık ve hınzırlık bulmak mümkün. Olaylar gerçek olduğu için anlatımı da akıcı ve komik oldu.

Son olarak, o yıllarda cinselliğin keşfi ile ilgili neler düşündüğünüzü anlatabilir misiniz? Kitapta işlenen bir nokta da buydu. Zor günler, karışık bir siyasi ortam, herkesin ortak korkuları vs. Üstüne üstlük bir de köydesiniz bu romanda. Sokaktaki fantastik keşifleri şu an da aynı düşüncelerle mi değerlendiriyorsunuz?

Ergenlik çağımıza ailecek göç etmek zorunda kaldığımız küçük bir dağ köyünde girdik. Bebeklerin nasıl doğduğunu boş geçen bir derste son derece hınzır bir okul arkadaşımızdan öğrenmiş ve bütün sınıf dehşet içinde kalmıştık. Hepimizin ortak düşüncesi; “Benim annemle, babam katiyen öyle ayıp şeyler yapmazlar” şeklindeydi. Ama yapmışlardı işte. Varlığımızı başka türlü açıklayamazdık. Tayin olduğumuz o köyde ise cinsellik günlük yaşamın bir parçasıydı adeta. Hemen her gün yaşıtlarımızın samanlık maceralarını, dere kenarlarındaki toplu mastürbasyon partilerini, kiminki büyük yarışmalarını duyuyor ve yaşıyorduk. Belki de ülkenin böylesi karanlık bir dönemden geçtiği günlerde uzak bir köyde oluşumuz, cinsel yaşamı burada tanıyıp öğrenmeye başlamamız o karanlık ve baskıcı döneme ve sıkıcı köy ortamına tahammül etmemizi kolaylaştırmıştır diye düşünüyorum. Yaşıtlarımızla dere kenarlarında oturup toplu olarak mastürbasyon yapmamız bile önümüzde başka dünyaların açılmasını sağlıyordu. Bugünün çocukları bu konudaki sorularına kitaplardan televizyonlardan yanıt alıyorlar ama fantastik sokak keşifleri bence daha eğlenceliydi.

Tags: , , , , ,

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

6,798 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress