BİR GÜNLÜK BİR GÜNLÜK / Kadir Aydemir

 

 

 

“O mu? Deniz kenarında içiyor sürekli. Günler, haftalar, aylar, yıllar... saymıyor hiçbirini. Yıllardır buralarda. Kaç yaşında olduğunu bilmiyor. Sormayın sakın, sinirlenebilir. Unutmuş diyelim ki her şeyi, evet öyle diyelim.

Yaşını hesaplamak mı? Hiç aklına gelmemiş ki, hem bunun bir anlamı olduğuna da inanmıyor. Belki de bir ağaç gibi ikiye bölseniz gövdesini, içinde birleşen çizgileri sayılabilirsiniz.

İçiyor, dünya güzelleşiyor. İçiyor, unutuyor. Unutmak için içiyor.

‘Her şeyi unutmalı,’ diyor sürekli, ‘ama her şeyi...’

Neyi? Neyi unutmak istediğini bile hatırlamıyor. İşte bütün mesele bu,” dedim yaşlı gezgine. Eliyle gösterdiği, yıllardır aradığını söylediği bir başkası için.

 

 

***

 

Hayır belki de o değil... Tamam, önünden hızla yürüyeceğim, evet... işte böyle... hızla ve ona çaktırmadan bu durumu... oysa saçları ne kadar da onunkine benziyor; ya değilse?

 

Keşke bu ceketi giymeseydim, hava da ne kadar sıcaklaştı. Evden çıkarken yanıldım. Oturduğum yerden buraya gelen tek otobüs var ve gerekirse inat edip dakikalarca bekliyorum otobüsü. Ne zaman başka bir vasıtaya binsem, yüzümü minibüsün arka camına döndüğüm an beklediğim otobüsün inatçı bir gülüşle ardımdan güldüğünü hissediyorum. Farları göze, radyatör demirlerini de metal bir ağza benzetirim hep. Bugün öyle olmadı iyi ki.

 

Ne kadar güzel yürüyor... Hayal gücüm onu o yapabilir belki, belki de merhaba dediğimde veya gözlerine baktığıma pişman olacağım. O cesareti bile gösteremeyebilirim, belli mi olur...  Kafam allak bullak, yazmam gereken yazıları da tamamlayamadım, buna rağmen yanımda bir kalem ve kâğıt olması bana güven veriyor. Sanki her an bir şeyler olabilirmiş gibi -belki de oluyor- sadece ensesini gördüğüm bir kadın beni kocaman bir hayale sürükleyebiliyor, eski bir aşka...

 

Yüzleri unutmam, son halleriyle kalırlar insanlar hafızamda, ..... ve ..... öldüğünde de bu böyle olmuştu, yaşanan her şeyden ziyade o son an, gülüşlerin, sesin, çürük dişlerin, ter kokusunun, verilen harçlıkların, son yemeğin birbirine girmesi, uykunun uçurumu gibi sanki, -düşerken tutunamamak ve ellerin bir karınca duyargası gibi oynaşması boşlukta... Tüm görüntüler sıkışıyor ve ben şu an burada, adımlarımdan bağımsız, birkaç saniye içinde aklımdan neler geçiriyorum... Herkes bunları düşler mi; sanmıyorum!

 

Tüm insanlar birbirine benziyor bazen ya da ben herkes olmaktan çıktığım an. Saçı kadına yakıştırıyorum ama yemekten çıktığında aynı şey, kusabilirim. Her şey yerli yerinde daha iyi. Neler düşünüyorum böyle...

 

 

 

***

 

 

Oda boş, ben varım sadece. Kulaklarım kâğıda sürtünen kalemimin ucunun çıkarttığı seste. Kâğıda acı verdiğimi hissediyorum. Tek görebildiğim şey binlerce noktacığın düzensiz birlikteliğinden oluşan bir yarım eğri. Sayrılı mürekkep...

 

Sol elimin avuç içini not defteri olarak kullanıyorum bazen, gözüm ilişiyor ve hatırlıyorum oraya yazıp da yapmam gereken bir şeyler olduğunu.

 

Uzun süre sabit bir şekilde baktığımda masa örtüsüyle diğer nesneler birbirine karışıyor. Motifler bir tren hattına benziyor. Sandalyeler boş, cildi soyulmuş eski pencere ve paslı menteşesi. Kirli cama yansıyan boş koltuklar.

 

Dün akşam tren istasyonundaki  meyhanede ekmeğimin içinden bir karınca çıkmıştı. Son anda fark etmiştim karıncayı, belki de fark edemeden yediğim dilimlerle birlikte başka bir karıncayı da yutmuşumdur. Kanımda yüzen, binlerce tünelde koşuşturup küçük duyargalarıyla içimi gıdıklayan... Kusacağım galiba...

 

Gözlerim masada karınca arıyor. Dün paranoyaklaşmış ve ekmek sepetindeki tüm ekmeklerin içini yarmıştım, karınca arıyordum. Başa çıkamayacağımı anladığımda titrek bir sesle garsona seslendim.

“Şu ekmekleri değiştirir misiniz, lütfen?”

Garson hiç tereddütsüz ve gevrek bir ifadeyle aldı ekmekleri, diri, yeni kesilmiş dilimler getirdi masaya.

 

 

***

 

 

Oda hâlâ boş. Karnım ağrıyor. İçimdeki karıncalarla birlikte yaşamaya alıştım sanırım!

 

 

***

 

 

Bir kadın yarattım. Dün gece, kalemimle. Kâğıtların içinde yaşayan bir kadındı.

“Küçük yağmur çisentileri onun ayaklarını ıslatıyordu. Binlerce, on binlerce yağmur taneciği gökten çığlıklarla düşüyordu, hızla. Yüzünü yukarı doğru kaldırdı. Gülümsedi, çocuk gibi seviniyordu bu yaptığına. Saçlarından süzülüyordu sular. Hiç üşümüyordu, üstündeki ince giysilere aldırmıyordu. O işte böyle biridir; umursamaz, kendi kuralları vardır yaşamda. Zevk aldığı şeyler herkesten farklıdır. Küçük su birikintilerine basarak yürür. İşe giden bir insanın kaçtığı, üstünden zıpladığı bu sular onun için tam bir oyun alanıdır. Üstüne basar, suları sıçratır, kalkar, yeni bir yer işaretler bir gözünü kısarak. Bir tane daha, bir tane daha. Onun için önemli değildir paçalarını ısıran ıslaklık. Renk renk çoraplarına işlenmiş olan şirin köpek havlar, tişörtündeki gökkuşağı dışarı taşar, hazinenin nerede olduğunu gösteren bir ok belirir ortada.

O, alaycıdır da. Kendisine âşık olan erkekleri bir güzel işletir. Çok yakınımızda olan Japon mahallesinde bile ondan hoşlananlar var. Seneler önce, küçük çocuklar evlerinin önünde maritsuki* oynarlarken, o hep elinde bir gülle dolaşırdı. Çekik gözlü erkekler onun peşinden koşarlar, yüzünü çevirip baktığında ise utançlarından yere konmuş sineklere dönerlerdi. Dedim ya, umursamaz hiçbir şeyi... O... O...” Burada kestim öykümü, onu öldürdüm.

Kendime ihanet edemem.

Ona âşık olmak istemiyordum.

 

 

*Maritsuki: Japonya’da çocukların oynadıkları bir top oyunu.

 

 

***

 

 

Eski aşklarımı düşünüyorum. Sahi, eskidi mi onlar? Yüzler, ses tonları, saçlar gelip geçiyor gözümün önünden. En çok da saçlar; upuzun, kıvırcık, düz, lüle lüle, siyah, sarı, kahverengi... Binlerce metre uzunluğunda...

Parlıyorlar az ötemde. Uzansam yakalayacağım bir tutam saçı...

Uzanıyorum: İşte uçurum!

 

 

 

Aşksız Gölgeler, Yitik Ülke Yayınları 2007