Sevgisiz günlük; daha yeni aldığım telefonum bozuldu, valizimi bile hazırlamadım, kitapları seçmedim, dolmakalemlerime mürekkep çekmedim, yanıma defter almadım, diş macunu-diş fırçası-diş ipi, parfüm, bana şans getiren onlarca benim mutlu olsun diye bir güneş kremi, yani hiçbir şey yapmadım ama bu akşam yola çıkıyorum. Hayır, işin garibi, nereye gideceğimi yol bana söyleyecek. Garip, değil mi? Hayır. Olması gerektiği gibi. Boğucu temposuyla otogar ya da yarı korku yarı sevinçle adım attığım havaalanları fısıldayacak nereye gitmem gerektiğini. Önemli olan yolda olmak.

* * *

Ve güzel bir haber. Almanya’da da yayımlanan öykü kitabın “Aşksız Gölgeler” Hollandacaya çevriliyor ve 2016’da Belçika’da yayımlanacak. Ben Kıbrıs ve Makedonya dışında ülke göremedim ama yazdıklarım dünyayı geziyor. Haksızlık bu! :) Şaka şaka, çok güzel bir duygu… Çok mutlu oldum… Kırgın, sevinçli, hüzünlü, eksik bir duygu bu. Her şeyden biraz var içinde… Hani Arkadaş Z. Özger diyor ya o çok sevdiğim şiirinde:

 

“canlarım, canım benim

üzme kendini bu kadar
sana umudu öğretmeyenlerin suçu mu var
bak yeryüzü ne kadar geniş
ne kadar dar”

Zaman akıp giderken geriye dönüp bakınca ne görüyorsun? Bu önemli. Koca bir hiç ise cevabın, mutlu olmalısın.

Senden kalan izler, ona karışan izler, hâlâ silmediğin ya da yırtıp atmadığın fotoğraflar, hediyeler, rüyalar rüyalar… Hayatın çok umurundaydı sanki. O bildiği gibi akıyor. “Sen” dediği şeyin bir tanımı, yüzü, sesi yok ki. Her yeni insanda değişen, su gibi onun şeklini alan bir şey, “sen”. Her neyse. Bunu düşünmek istemiyorum. Kimi zaman bu yalnızlık ve ölüm hissi yüreğimi acıtıyor. Şimdi yola düşme ve yenilenme vakti. Ne zamandır bugünleri bekliyordum. Yorucu ve yıpratıcı bir 6 ay geçti. Çalıştığım gazeteden istifa ettim, artık sadece yazarlık ve yayıncılık var hayatımda. Yitik Ülke düşü sonunda beni tamamen alıp sürüklemeye başladı. Çünkü bu olacaktı, çocukluktan beri bekliyordum. Dinlenmeliyim. “Dinlence” deniyor hani, ondan. Uzakta deniz daha sakin. Sırt çantam hazır, kitapları seçtim, defterlerim yanımda, rotam belirli, ne, belirli mi? Yalan! Benim kadar kararsız biri için rota yoktur. Pazar gecesi kapıyı kilitleyip otogardan kalkan ilk otobüse bineceğim sevgili günlük. Önce Ayvalık’a gitmeyi planlıyorum, çocukluk arkadaşım Ertuğrul’u bir göreyim ve yine uzun uzun sohbet edip planlar, projeler yapalım, olmayacak hayaller kuralım. Birkaç güç orada kaldıktan sonra Bozcaada’da Homeros Şiir Günleri’ne davetliyim, adaya gideceğim. Güzergâh ters olacak ama olsun, belki sonrasında Gökçeada ve yıllardır gitmek istediğim Çanakkale Şehitlikleri’ni gezerim. Sorası ise tam bir muamma. İzmir, Aydın, Kuşadası, Bodrum, Kelebekler Vadisi ve Kabak Koyu, Olimpos var kafamda. 20’li yaşlarda otostopla, yürüyerek, çadırımız sırtımızda ne çok yolculuk yapardık Ertuğrul’la. Her ne olursa olsun, hayatımızda ne değişirse değişsin, o eski biz şimdiki halimizi oralarda bekliyor, buna inanıyorum. Hüzünleniyorum düşündükçe. 38 yaşına gireceğim 2.5 ay sonra ve neden bilmem garip bir his var içimde. Hem tatlı hem ekşi bir his, şiir gibi. Şiir dedim de, cidden artık ne kadar az şiir yazabiliyorum… ne oldu bize? Teknoloji zamanımızı nasıl bu kadar hınzırca çalabiliyor? Neyde ki Twitter vs. sosyal medya kullanımına ara verdim. E tatilde fotoğraflar paylaşırım elbet. Instagram daha çok hoşuma gidiyor artık ve kişisel Facebook sayfamda paylaşım yapmak. Öylesine, fotoğraf çekip tatlı bir an yakaladıkça paylaşıyorum. Kitap okuma tempomu daha da yükseltmem gerek, bunu mutlaka yapmalıyım. Yayınevlerim için zaten yoğun okuma yapıyorum, ama büyük keyif alarak okuduğum kitapları özel zamanlarda ve bir ekmeği dilim dilim yer gibi, sindirerek, yavaşça okuyorum. Bu şekilde genelde 3-4 kitabı bir arada okuyarak büyük bir hata mı yapıyorum? Belki. Sıkılıp bir köşeye bıraktığım çok kitap var. Ya bir gün benden öç alırlarsa? Her şey olabilir. Ne demiş şair, “bütün mümkünlerin kıyısındayız…” Ey gezgin, yollara düşme vakti yaklaşıyor. Milan Kundera’nın “Yavaşlık”taki tezi ne kadar da haklıymış… Gitmeli, kabuk değiştirmeli, bir yılan gibi, kendini iyileştirmeli.

Tags: , , , , , , , , ,

Bu şiiri dün, 39.4 derece ateşle yazdım. Grip midir, nezle midir neyse bu, inanılmaz sıkıntılı bir gündü. Büyük bir salgın var, herkese geçmiş olsun.


DEĞİŞİM / Kadir Aydemir

Kapıyı sürgülemişti. İçeri giremezdi ne rüzgâr

ne de yan binada deliren

her akşam eline batan çiçekleriyle konuşan

sesi o yaşlı kadının. Tek unuttuğu

Savaşta kaybettiği parmağıydı. Yüzüğü serçeparmağındaydı

-çıkarmamıştı onu, birazdan her şey hızla tamamlanacaktı.

Bir karartı, geçkin bir sıkıntıyla yüklü

görünmez bir acı dolandı odada.

Deniz durmuştu. Balıkçılar açıklarda

Bir denizkızı gördüğüne emindi. Meyhanedeki genç tayfa

Dudağını yalayarak bu düşle sevişmeye hazırlanıyordu.

Gitme vaktiydi. Kilit zorlandı.

Gölgeler karanlığın taşını soyuyordu.

Pencerede onu izleyen kedinin

gözlerine takılmıştı aklı.

Ve yer değiştirdiler kimse uyumadan

Uyanmadan hiç kimse.

Tags: ,

Yarım Kalan Bir Devam Öyküsü… / Kadir Aydemir

Parmaklarıyla boynumdaki yaraya dokundu. Onun belirsiz bir çizgi halini aldığını hissetti. Son kezdi. Onu bir daha göremeyeceğimi, kalbinin soğuduğunu hissediyordum. Acı bir tattı bu, içimde bir yerde boğazıma kadar uzanıp neredeyse gözlerimden taşacak bir göl vardı. “Belki de,” diyordum içimden “demek ki böyle olması gerek. Tanrı’nın, ki her neredeyse, benim için bir planı olmalı.” Avutucu sözler boşunaydı. Her şey susmuştu. Bu karanlıkta, içimdeki lavla baş başaydım. Sıkılıyordum, oradan kaçıp bir kuyuya düşmek, kendimi bir arabanın önüne atmak ya da sabaha dek içip kusmak, kusmak, kusmak istiyordum. Karnımdaki tüm sözcükleri çıkarmak!

Hava soğumaya başlamıştı. Bu evi son görüşüm, bu sokağa son gelişimdi. Oysa eşyaları birlikte taşımıştık. Parmak izlerim vardı her şeyde. Duvardaki o özensiz tablo benim hediyemdi. Çiçek desenli bardakları ben seçmiştim, kitaplığı birleştirirken yere bir damla kan damlamıştı. Şimdi, dünyanın tam ortasında, şu an, dönüp gitmek, ona hiçbir şey söylemeden bir yabancı gibi uzaklaşmak öyle zor, öyle tarifsiz bir sızıydı ki. Karşımda, bu yarı gölgede dudakları büzüşen, ama ağlamayan, sarılıp iç çeken kadın karanlığa karışmıştı bile. Şehirdeki tüm ışıklar söndüğünde yürümeye başladım. Üzerimde kokusu kalmıştı…

Bacağıma sürtünürken mırlıyordu, kuğuran bir kuş gibi derinden sesler çıkarıyordu. Onun kedisiydi, evde kahve içerken ağzımdan çıkan tüyü hatırladım. Hiçbir şey olmamış gibi davranıp başparmağım ve işaretparmağımla, ona hissettirmeden, boğazıma inmesi an meselesi olan bu beyaz kılı çekip almıştım. Kedi için her şey yolundaydı. Oysa burada, apartmanın önünde, rüzgârın eli ceviz ağacının kuruyan yapraklarını tek tek söküp aşağı atarken, kargaya dönüştürülen bir ruh yarısı çürük bir cevizi az ötede büyük bir kinle kırıp yemeye çalışırken, onunla son görüşmemiz olduğunu bir tek ben bilmiyordum. Tüm nesneler, eşya, bastığımız soğuk toprağın altındaki solucanlar, gece böcekleri, her şey ve herkes farkındaydı bunun. İçimi acıtan şey sadece ayrılmak değildi; buraya bir daha gelmeyecektim, pencereye yaklaşıp büyülenmiş gibi dışarıdaki ağaçları izleyemeyecektim, camın önüne bayat ekmek bırakmayacaktık, beraber kahvaltı hazırlamayacaktık… Kalbimin gümbürtüsü, koca bir denizin nabzı gibi ağzımdan, kulaklarımdan, burun deliklerimden, gözlerimden taşıyordu. Hayır, ağlamıyordum, aslında çok sulu gözlüyümdür, ama ne gariptir ki onun için hiç gözyaşı dökmemiştim. Öylece bana bakıyordu, aramızda tüm sözcükler tükenmişti. “Ben,” dedim, “ne diyeceğimi bilemiyorum…” “Boynundaki yara iyileşti mi?” dedi, o yumuşacık parmaklarıyla bir çizgi halini alan yaraya dokundu. Sevişirken tırnağı etimi kesmiş, aslında, itiraf etmem gerekirse bu acı tarifsiz bir zevk vermişti bana. Ondan kalan bir işaretti bu. Kabuk bağlayıp bir kıyı çizgisi gibi ilerleyen bu yara izi, ondan bana görünmez bir hediyeydi. Ensemdeydi, yok olup gidecekti… Zaman her şeyi ustaca siler, tozunu alır, değiştirir. Bunu artık o kadar iyi biliyorum ki…

Apartmanda bir evin ışığı daha söndü. Sarıldık. Hayatın aramızda sıkıştığını hissettim. Göğüslerini, ellerini, dudaklarının ıslaklığını özlemiştim. Bir daha içime bastırdım onu. Gece inmiş, günün tüm renklerini silmişti. “Sen öldürdün,” dedim, “tüm sözcüklerimizi.” Hiçbir cevap vermedi. Arkamı dönüp hızla yürümeye başladım. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Bir denizanası nefes almamı önlüyor, bir örümcek tam oraya ağ kurmuş ve geçmeme izi vermiyor gibiydi. Her zaman yürüdüğümüz o çiçekli patikadan aşağı inerken ağlamaya başladım. Bir çiçek bana doğru döndü sanki. Gerisini hatırlamıyorum… Hatırlamıyorum…

Doktor uyuşan bölgeye doğru baktı, gözlerini ve elini göremiyor, ne yaptığını ya da ne yapacağını tahmin edemiyordum. “Sinek ısırığı gibi,” dedi, “şimdi,” dedi, derin bir nefes aldım. Vücudumun bir kısmı uyuşmuştu. Hissetmiyordum. İki taşı birbirine sürter gibi, hiç duymadığım sesler geliyordu etimden. Bir tavuğu bıçakla parçalarken yaptıklarım geldi aklıma. Şimdi de bir doktor beni kesiyordu. Küçük, kısa bir operasyon. Midem bulanmaya başlamıştı. Burundan nefes alıp ağızdan vermek işe yaramıyordu. “Başka şeyler düşün, hadi.” Olmuyor. Hiç halim yok. Gözümün önünde, yatay uzanmışken, tek görebildiğim bir askı, bir serum şişesi ve acil yardım düğmeleri. Buraya gelene dek neler yaşadım, şu an burada ne yapıyorum. Her şey bulanıktı. Bir anda bir sedyede buldum kendimi, ne garip. Başım dönüyordu, halsizdim, duvardan tutunarak, arabalara sürtünerek, içim kalkarak buraya kadar gelmiştim. Aslında öksürük ve halsizlik yüzünden hastanedeydim. Doktorun donuk bakışları ve ruhsuz birkaç soruya cevap verdikten sonra bir diğer doktorla görüşmek için sıraya girdim. Cerrahla tanıştık ve ilk sözü “Alalım bu parçayı,” oldu. Her şey bir anda yaşandı. Neşter, dört dikiş, hafif bir pansuman. Buraya kadar yaşananlar hızla gelişti. Gözlerim kararmaya başlıyordu, ne düşündüğümü hayal meyal hatırlıyorum… Ne düşündüğümü düşündüğümü bilmiyorum.

Hastaneye gitmeden, evden çıkmadan, kapıyı örtmeden, yatağa uzandığım ana gittim. Üşüme duygusuyla sarındığım eski battaniye dile gelse de anlatsa o köhne yatakta yaşadıklarımı. Baş ucumda, yazdığım tüm kitaplar. Onlara bakmayı ve onlarla konuşmayı seviyorum. Bir güvenlik duygusuyla yüklüyor ruhumu. Her neyse… Uyumaya çalışıp uyuyamamanın verdiği iç sıkıntı düşen vücut ısımla birleşiyordu. Tarifsiz bir kasvetti bu. Karanlıkta görebilen biriyim neyse ki. Gözlerim ortam ışığına alışınca üst üste bir ceset gibi dizilen kitapların ve biçimsiz aynanın farkına vardım. Dudaklarım kuruyordu. Sola doğru döndüm. Sonra sağ. Kalbimin atışı, o ses kulaklarımdaydı. Ter kokan yastığımı ters çevirdim. Uyku ülkesine adım atmak üzereydim. Bir dakika, bir terslik vardı… Yarım saat olmuştu fakat uykuya dalamıyordum. Evde yapayalnızdım, başımı kaldırdım, belki de uyumuştum. Uyumuş ve o bilinmez evrende yürüyor muydum, yoksa hâlâ bu dünyanın saçma bir gerçekliği miydim. İnanılmaz bir ağrı vardı vücudumda, yatağım bir çöle dönüşmüştü adeta. Yılanların kayarak ilerlediği bir sarı yol. Taşlar. Dikenler. Kumun sıcaklığı, ter tanecikleri, eklemlerimin ağrısı… Ve işte o an, sola doğru kıvrılıp battaniyeyi bacaklarımın arasına bir sarmaşık gibi sıkıştırdığımda olan oldu. Bir şey saymaya başladım. Kadınlar vardı. Kare kare siyah taşlarla dolu bir yolda ve bir kısmı var olmayan şekillerde, bilinen tüm şekillerin dışında, bir geçiş yaptım. İsmini saydığım insanlar ve eşya hareketlenmeye başlamıştı. Sağa doğru yanladım, elim duvarın ısısını hissetmişti. Soğuk güzeldi. Soğukluk küçük bir işaretti hayata dair. Topladığım her şeyi avuçlarımda, ki avuçlarım bir ova kadar genişti, diğer tarafta uyuyan kendime sundum. Biraz daha sakin ve huzurlu bir uyku içindi her şey. Başaramamıştım. Rüyanın içinde saklanan bir rüyanın içinde saklanan rüyaya esir olmuştum. Kalkamıyordum. Gücüm yoktu. Tatlı bir hayal için neler vermezdim… Sadece saf bir uyku ve bu balçıktan beni çıkartacak bir şey arıyordum. Yoktu. Beşer dakika aralarla yaklaşık yüz kere, belki de daha fazla, içine hapsolduğum hayalden benzer başka bir hayale geçiş yaptım. Çıkış yoktu. Ölmek, dedim içimden, böyle bir şey olmalı. Sabah oldu. Ölmedim…

16-19 Ekim tarihlerinde Makedonya’daydım. 18. Tetova Uluslararası Şiir Festivali’ne davet edildim, ilginç deneyimlerle ve gözlemlerle döndüm İstanbul’a. Tetova (Tetovo) hoş bir köy, doğası ve insanları güzel. Sakin bir yer. 3 gece 4 gün orada kaldım. Bir ara kaçıp Üsküp’ü (Skopje) de gezme fırsatı yarattım kendime. Türkçe bilen az sayıda da olsa birileri vardı. Güzel oldu. Oldukça ekonomik bir ülke. Türk Lirası bile değerli, şaştım kaldım. “Den” diyorlar para birimine. Birkaç küçük hediye aldım dönüşte. En çok da şarapları ve köftesi aklımda kaldı, oldukça iyiydi ikisi de.

2014 Ditët e Naimit Şiir Festivali 18’inci kez yapıldı ve orada Türkiye’yi temsilen şair dostum Levent Karataş ve ben bulunduk. Hâlâ 80’leri, hatta 90’ları yaşayan bir yerde olmak oldukça ilginçti. Savaş ve yoksulluk, ülkeyi birçok açıdan geri bıraksa da insanların konukseverliği, doğanın el değmemişliği ve teknolojiden uzakta olmak hoştu. En azından elinde sürekli bir telefonla oynayan, “akıllı telefonuna” bakarak yürüyen insanla yoktu. Bir ayrıntı: Katıldığımız Ditet e Naimit Uluslararası Şiir Festivali Makedonya TV’sinden canlı olarak yayımlandı. Hatta çekilen video Youtube’a bile konmuş: http://www.youtube.com/watch?v=DWQwvZf87NE

 

Tags: , , , , , ,

Ağaca dönüşen ilk kitap: YİTİK ÖYKÜ!

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=701194

Twitter üzerinde Yitik Ülke (@yitikulkeyayin) okurlarıyla beraber hazırlanan bu kitap yaratıcı kısa öykülerden, hatta tam anlamıyla kıpkısa öykülerden oluşuyor. Birkaç cümle ile bir öykü dünyası yaratmanın ne kadar zor olduğunu bilmeyen yoktur, işte bu kitapta yazılan öyküler bu türün hem iyi hem de keyifli yeni örneklerini bir araya getiriyor. 

“Yitik Öykü” kitabının tüm geliri ile ağaç fidanları ve çeşitli tohumlar alıp hep birlikte bir “orman” kurmak istiyoruz. Kısa öykünün çarpıcı ve çekici yolculuğuna davetlisiniz. Bize katılın. Bu kitabı okuyun.

…dedim kitap tanıtımında. Çok hoş bir kitap oldu Yitik Öykü. Umarım çok okunur ve çok sayıda tohum ve fidan alabilirim. Birkaç yer ayarladım şimdiden fidan ekmek için. Umarım sorun çıkmaz. Fidan ekecek yer bulamazsak insanlara, adreslerine kargolayacağım fidanları. En kötü ihtimalle Gündüz Abimle (Öğüt) konuşup Karaburun’da ekim yaparız. Her neyse, çok uzun zamandır yazamıyordum sana ey günlük. Neler oldu, diyeceksin ben susacağım. Oldu işte bir şeyler. Pek keyfim yok son günlerde. Yorgunum. Kitap okuyamıyorum. Bir şey yazamıyorum. İşlerim çok yoğun ve kendime zaman ayıramıyorum. Her şeyi unutuyorum ve her yere geç kalıyorum. Neyse birkaç gündür kendime yeni kitaplar aldım, okuyorum yollarda. “Sineklerin Tanrısı”nı bir türlü okuyamamıştım, “Beyaz Diş”e de yeniden başlayacağım. Jack London’ı ne çok severim… Adamım benim! Yine geleceğim, kafamda çok şey var, not düşeceğim…

Kadir Aydemir

Bir acıyı uzaktan anlamak zordur. Basit empati kurmak bazen yetmiyor. Sosyal medyada, gazete ve televizyonlarda rastladığımız haberler içimizdeki soru işaretlerini artırmanın yanında kederi de beraberinde sürüklüyor. Neye ve kime inanacağız? Bu tam bir belirsizlik hali. Özellikle Twitter’da sabah paylaşılan şeyler akşam yalanlanıyor, ortaya atılan fikirler büyük bir labirentin ortasında bırakıyor bizi.

“Bir şey yapmalı” dedim; uykusuz ve moralsiz günlerden sonra bir sabah erkenden feribota atlayıp madencilerin evlerini, yaşam alanlarını birebir görmeye, onlara baş sağlığı dilemek için yanlarında olmaya karar verdim. Soma’dan önce Balıkesir’e geçip İvrindi’ye uğramayı planlıyordum. Bandırma feribotundan inip Balıkesir’e gelmeden önce Bandırma otogarında “sustalı” ve boy boy “çakı” satan 10-12 yaşlarındaki bir çocuk ilgimi çekti. Elimdeki kitaba bir baktım, bir de yeni yeni ayılan güneşin altında parlayan bıçaklara. Kazancakis’in güzelim kitabını kapatıp sıkıntıyla çantama koydum. Bıçak satan çocuğu ve müşterilerini izlemeye koyuldum. Derken Elazığ’a giden bir otobüsün genç muavini gevrek gevrek gülümseyerek yaklaştı, belindeki bıçağı çıkartıp oradakilere gösterdi. Şoke olmuştum. İçimdeki duygular iyice köpürmeye, karışmaya, olmadık şeyler düşünmeme sebep oluyordu. Sinirle ve acıyla oradan uzaklaşıp hareket eden ilk Balıkesir otobüsüne bindim. Merkezde inip İvrindi minibüsünü bulmam biraz zaman aldı fakat şunu hiç unutmayacağım: İvrindi’nin köylerine, madenci ailelerine yardıma gittiğimizi söylediğimiz bir özel araç 170 TL fiyat çekti. İvrindi’ye vardığımda tanıştığım dünya tatlısı taksici Necati Kayatekin, “Olur mu öyle şey” dedi “taş çatlasın 90-100 lira tutar bu yol.” Benden çıkan tek cevap: “Minibüsle geldik neyse ki.”

Biraz mutsuzca, biraz da endişeyle bu durum üzerine biraz konuştuk. Necati Bey İvrindili, oraları iyi biliyor. Yanımda Balıkesirli hemşire arkadaşım, aynı zamanda Yitik Ülke Yayınlarımızın sadık okuru Başak Yıldırım da var. Onunla merkezden erzak aldık ve hepsini eşit şekilde tek tek ayırıp poşetledik. Taksinin bagajı ve içi neredeyse tümüyle yardım paketi doldu. Necati Bey’le konuşa konuşa ilerliyoruz. “Buralar hep madenci” diyor. Yutkunuyoruz. Göz alabildiğine yeşillik, otlayan tek tük hayvanlar, ağaçların üzerinde özgürce kanat çırpan renk renk kuşlar hızla geçiyor yanımızdan. “Senin meslek nedir?” diyor Necati Bey, “Yazarım” diyorum, “şiir ve öykü kitaplarım var.” Pek konuşmuyor, durgun bir ifadeye sahip. Sonra birden “Çatalan’a varmadan, az ilerde Kayapa köyü var, 2 kişi vefat etti orada” diyor. “Uğrayalım” diyoruz Başak’la. Araç tozlu yolda yön değiştiriyor ve Kayapa köyünde duruyoruz. Bir kahvenin önünde oturan insanlara selam verip madenci ailelerinin yerini soruyoruz. Birçok el kalkıyor aynı anda ve parmaklar tek bir evi işaret ediyor. “Şu traktörün durduğu yerin yanı.” Oraya gidiyoruz. Arabamız durur durmaz evin kapısı açılıyor. Güçlü bir sarmaşık sarmış evin dört yanını. Bir Türk bayrağı asılı. Bir kadın dışarı çıkıp “Hoş geldiniz” diyor “ben ablasıyım…” Ne denir ki… Ben poşetlerden kapıp ilerliyorum, Başak ise çocuklar için aldığımız kitaplardan, kurşunkalem ve oyuncaklardan bir derleme yapıyor, yeni bir poşete koyuyor. Uğradığımız ilk madenci evi burası. Kapıya yaklaşıyoruz. Başsağlığı diliyoruz. Derken içerden daha yaşlı bir kadın geliyor. Elini öpüyorum. Kadın, Başak’a sarılıp ağlamaya başlıyor. Gözyaşları bir anda akıyor, akıyor… Hızla, acıyla konuşuyor yorgun kadın: “Oğlumdu, anasıydım kuzumun” diyor. “Gitti, gitti, yandık biz, yandık…” Boğazıma takılan bu şeyi, ben 16 yaşındayken babam öldüğünde de fark etmiştim…

…Konuşamıyorum. Yere bakıyorum. Kadın gözyaşları içinde. Evin içi ölümün parmak izleriyle dolu. Buradan geçmiş, taptaze bu izler… Duvarda bir setin üzerinde yan yana dizili kararmış tencereler var. Bir kilim serili ortada, bir buzdolabı ve ayakkabılar… Başka hiçbir şey yok… Yüreğimiz dağlanıyor. Konuyu değiştirmek için “Teyzem, neden duvarda 10-15 tencere yan yana dizili?” diyorum. Gözyaşlarını silen kadın hafifçe gülümsüyor. Acı bir gülümseme bu. “Her düğünde yemek yapılır onlarla, biz de saklarız, işte böyle” diyor. Elleri havaya kalkıyor, sonra güçsüz kolları bir çiçek gibi iki yana düşüyor. İşte o an Nâzım Hikmet’in bir dizesi geliyor aklıma… “O topraktan öğrenip kitapsız bilendir…” Biraz daha konuşup izin istiyoruz. İçeri davet ediyorlar. Çayımızı için diyorlar. Ne büyük bir kalpleri var bu insanların… Gönlümüz orada kalıyor, sarılıp uzaklaşıyoruz… Yol boyu karışımıza çıkan tüm çocuklara kitap ve kalem veriyoruz. Uğrayacak çok aile var… Yola düşüyoruz… 

Kayapa köyünde ikinci aileyi bulmak biraz zor oluyor. Neyse ki bir teyze bize eşlik ediyor, yokuş aşağı bir yola iniyoruz yürüyerek. “Bu daşları na bu gız elleriyle taşıdı” diyor evi işaret ederek… Yürürken karşısında biri varmış gibi konuşuyor. Gösterdiği taşlar evin önü sıra üst üste bir siper gibi dizilmiş. “20 günlük gelin, dul galdı, vah vah…” deyip dövünüyor… Kapısı olmayan bu eve girerken duvardaki çiviye asılı şapka, yerdeki kirli çizme dikkatimi çekiyor. Bir tül perdeyi aralayıp içeri giriyoruz. İlk evden daha yoksul burası. Ben de bir gecekondu evde doğup büyüdüm, ama bu manzara hiçbir şeye benzemiyor… Başak ve ben başsağlığı diliyoruz karşımıza çıkanlara. Akrabaların bir kısmı evde. Yüzlerindeki acı derin çizgilere dönüşmüş. Uzaklara bakıyorlar, suskun ve düşünceliler… Sessizlik ne keskin bir şey… Vefat eden işçinin eşiyle karşı karşıyayız. 20 gün önce evlenmişler ve bu korkunç olayla birlikte ne yapacağını bilmiyor genç kadın. Elinde sıkıca tuttuğu bir telefon var, belli ki düğün hediyesi… Başak, oranın insanı, onunla bir dil yakalayıp sohbete başlıyor. Ben de madencinin abisiyle biraz konuşuyorum. “Ben de hâlâ madendeyim, çalışıyorum usta” diyor. İçim çekiliyor. “Nasıl, neden hâlâ oradasınız?” diyorum. “Kredi çektik, ev kredisi, 7 buçuk yılım var, çoluk çocuk ne yapalım… Bitsin kurtulacağım.” Anneleri yanı başımızda, günlerdir bir şey geçmemiş boğazından, belli… Derken izin isteyip kalkıyoruz. Sohbet etmek biraz olsun gönüllerine su serpiyor bu insanların. “Bu ev, bunca acıya nasıl katlanacak?..” Ayakkabımı giyerken bunu düşünüyorum… Bir çiviye asılı, uzun kablolu bir yeraltı lambası ile karşı karşıya kalıyorum. Maden geliyor aklıma… O kör karanlık!

Taksici Necati Bey sabırlı. “Her evde bu kadar uzun kalmayın ki herkese uğrayalım” diyor, “Tamam” diyoruz, “haklısın abi, herkese bir başsağlığı dileyelim en azından, gün bitmeden.” Çiçekli köyünü geçiyoruz, “Burada da 2 madenci öldü” diyor şoförümüz, “ama önce Çatalan’a uğrayalım.”

Hızla ilerliyoruz. Güzel bir koku yayılıyor, doğanın içindeyiz. İnsanın az olduğu her yer ağaçlarla, kuşlarla dolu… Yaklaşık 10 dakika yol aldıktan sonra 11 madencinin hayatını kaybettiği Çatalan köyüne varıyoruz. Çiçekli’ye daha sonra, zaman kalırsa dönüşte uğramaya karar veriyoruz.

 

DEVAM EDECEĞİM

Edemeyeceğim…

 

Tags: , , , , , , ,

İzmir’de keyifli bir 10 gün geçirdim. İzmir Kitap Fuarı göz açıp kapayıncaya dek bitti. Yitik Ülke Yayınlarımızın standı her fuarda olduğu gibi yine şenlikli ve renkliydi. Okurlarımızla buluştuk, dostlarla uzun uzun sohbet ettik, her akşam çıkıp kordonda bir şeyler içtik. Fuarın ilk 5 günü benim farenjit azmasaydı, sesim kısılmasaydı daha güzel olacaktı her şey, neyse… Geldi geçti… Hayat akıyor…

Bu fuarda yeni şiir kitabım “Soğuk Yazgı”ya çok hoş bir ilgi vardı. Fuar için götürdüğümüz tüm kitaplarım tükendi, sonra yeniden kitap getirttik. “Mutsuz Aşk Vardır” kitabı da okur tarafından sevildi. İzmir’in enerjisi bambaşka ya, çok hoş bir kent ve gerçekten de güzel, duyarlı insanlar var orada… İzmir’in bendeki yeri ayrı.

Sahi, Alsancak’ta 10 günlüğüne tuttuğumuz kiralık evi hiç unutmayacağım. Tanrım! O neydi öyle! Simsiyah duvarlar, her yerde aynalar. Ev değil masaj salonu mübarek! Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne bakan bir garip mekân. Ne güldük ama. Yazarlarımız da bizimle kaldı, otellerde saçma sapan masraf etmediler en azından, yedik içtik eğlendik. Bir sürü hatıramız oldu.

Yolun yarısını geçtik, bu duygu döneniyor içimde. Şaka maka 37’ye ilerliyoruz. Daha çok okumak ve yolculuklara çıkmak gerek, ama zor… Ciddi kararlar almalı, bakalım, bu yıl sonu için kafamda hayatımı tamamen değiştirecek bazı planlar var. Gerçekleşince sana not düşerim Sevgisiz Günlük…

“Soğuk Yazgı”dan sonra çok az şiir yazabildim. 3-4 de kısa öyküm var. Kitap bütünlüğü için sanırım 1-2 yıl daha çalışmalı ve notlar almalıyım. Twitter üzerinde projelendirdiğim ve 100’den fazla insanın tweet atarak katıldığı bir sosyal medya kitabı var sırada, kitap baskıya hazır: “Yitik Öykü” koydum adını. Temmuz ayında çıkacak. Bu kitabın geliriyle ağaç tohumları ve fidanlar alacağız, doğayı korumak için çabalayacağız. Umarım çok okunur ve okur tarafından sevilir-desteklenir.

Durum böyle Sevgisiz Günlük. İçimden geçen çok şey var. Bir çıtalı uçurtma, bir Pinokyo bisiklet. Hangi bulut beni çocukluğuma götürür? Söyle.

« Older entries § Newer entries »