Soma Ziyareti, Madenci Aileleriyle Karşılaşma ve Diğer Notlar…

Kadir Aydemir

Bir acıyı uzaktan anlamak zordur. Basit empati kurmak bazen yetmiyor. Sosyal medyada, gazete ve televizyonlarda rastladığımız haberler içimizdeki soru işaretlerini artırmanın yanında kederi de beraberinde sürüklüyor. Neye ve kime inanacağız? Bu tam bir belirsizlik hali. Özellikle Twitter’da sabah paylaşılan şeyler akşam yalanlanıyor, ortaya atılan fikirler büyük bir labirentin ortasında bırakıyor bizi.

“Bir şey yapmalı” dedim; uykusuz ve moralsiz günlerden sonra bir sabah erkenden feribota atlayıp madencilerin evlerini, yaşam alanlarını birebir görmeye, onlara baş sağlığı dilemek için yanlarında olmaya karar verdim. Soma’dan önce Balıkesir’e geçip İvrindi’ye uğramayı planlıyordum. Bandırma feribotundan inip Balıkesir’e gelmeden önce Bandırma otogarında “sustalı” ve boy boy “çakı” satan 10-12 yaşlarındaki bir çocuk ilgimi çekti. Elimdeki kitaba bir baktım, bir de yeni yeni ayılan güneşin altında parlayan bıçaklara. Kazancakis’in güzelim kitabını kapatıp sıkıntıyla çantama koydum. Bıçak satan çocuğu ve müşterilerini izlemeye koyuldum. Derken Elazığ’a giden bir otobüsün genç muavini gevrek gevrek gülümseyerek yaklaştı, belindeki bıçağı çıkartıp oradakilere gösterdi. Şoke olmuştum. İçimdeki duygular iyice köpürmeye, karışmaya, olmadık şeyler düşünmeme sebep oluyordu. Sinirle ve acıyla oradan uzaklaşıp hareket eden ilk Balıkesir otobüsüne bindim. Merkezde inip İvrindi minibüsünü bulmam biraz zaman aldı fakat şunu hiç unutmayacağım: İvrindi’nin köylerine, madenci ailelerine yardıma gittiğimizi söylediğimiz bir özel araç 170 TL fiyat çekti. İvrindi’ye vardığımda tanıştığım dünya tatlısı taksici Necati Kayatekin, “Olur mu öyle şey” dedi “taş çatlasın 90-100 lira tutar bu yol.” Benden çıkan tek cevap: “Minibüsle geldik neyse ki.”

Biraz mutsuzca, biraz da endişeyle bu durum üzerine biraz konuştuk. Necati Bey İvrindili, oraları iyi biliyor. Yanımda Balıkesirli hemşire arkadaşım, aynı zamanda Yitik Ülke Yayınlarımızın sadık okuru Başak Yıldırım da var. Onunla merkezden erzak aldık ve hepsini eşit şekilde tek tek ayırıp poşetledik. Taksinin bagajı ve içi neredeyse tümüyle yardım paketi doldu. Necati Bey’le konuşa konuşa ilerliyoruz. “Buralar hep madenci” diyor. Yutkunuyoruz. Göz alabildiğine yeşillik, otlayan tek tük hayvanlar, ağaçların üzerinde özgürce kanat çırpan renk renk kuşlar hızla geçiyor yanımızdan. “Senin meslek nedir?” diyor Necati Bey, “Yazarım” diyorum, “şiir ve öykü kitaplarım var.” Pek konuşmuyor, durgun bir ifadeye sahip. Sonra birden “Çatalan’a varmadan, az ilerde Kayapa köyü var, 2 kişi vefat etti orada” diyor. “Uğrayalım” diyoruz Başak’la. Araç tozlu yolda yön değiştiriyor ve Kayapa köyünde duruyoruz. Bir kahvenin önünde oturan insanlara selam verip madenci ailelerinin yerini soruyoruz. Birçok el kalkıyor aynı anda ve parmaklar tek bir evi işaret ediyor. “Şu traktörün durduğu yerin yanı.” Oraya gidiyoruz. Arabamız durur durmaz evin kapısı açılıyor. Güçlü bir sarmaşık sarmış evin dört yanını. Bir Türk bayrağı asılı. Bir kadın dışarı çıkıp “Hoş geldiniz” diyor “ben ablasıyım…” Ne denir ki… Ben poşetlerden kapıp ilerliyorum, Başak ise çocuklar için aldığımız kitaplardan, kurşunkalem ve oyuncaklardan bir derleme yapıyor, yeni bir poşete koyuyor. Uğradığımız ilk madenci evi burası. Kapıya yaklaşıyoruz. Başsağlığı diliyoruz. Derken içerden daha yaşlı bir kadın geliyor. Elini öpüyorum. Kadın, Başak’a sarılıp ağlamaya başlıyor. Gözyaşları bir anda akıyor, akıyor… Hızla, acıyla konuşuyor yorgun kadın: “Oğlumdu, anasıydım kuzumun” diyor. “Gitti, gitti, yandık biz, yandık…” Boğazıma takılan bu şeyi, ben 16 yaşındayken babam öldüğünde de fark etmiştim…

…Konuşamıyorum. Yere bakıyorum. Kadın gözyaşları içinde. Evin içi ölümün parmak izleriyle dolu. Buradan geçmiş, taptaze bu izler… Duvarda bir setin üzerinde yan yana dizili kararmış tencereler var. Bir kilim serili ortada, bir buzdolabı ve ayakkabılar… Başka hiçbir şey yok… Yüreğimiz dağlanıyor. Konuyu değiştirmek için “Teyzem, neden duvarda 10-15 tencere yan yana dizili?” diyorum. Gözyaşlarını silen kadın hafifçe gülümsüyor. Acı bir gülümseme bu. “Her düğünde yemek yapılır onlarla, biz de saklarız, işte böyle” diyor. Elleri havaya kalkıyor, sonra güçsüz kolları bir çiçek gibi iki yana düşüyor. İşte o an Nâzım Hikmet’in bir dizesi geliyor aklıma… “O topraktan öğrenip kitapsız bilendir…” Biraz daha konuşup izin istiyoruz. İçeri davet ediyorlar. Çayımızı için diyorlar. Ne büyük bir kalpleri var bu insanların… Gönlümüz orada kalıyor, sarılıp uzaklaşıyoruz… Yol boyu karışımıza çıkan tüm çocuklara kitap ve kalem veriyoruz. Uğrayacak çok aile var… Yola düşüyoruz… 

Kayapa köyünde ikinci aileyi bulmak biraz zor oluyor. Neyse ki bir teyze bize eşlik ediyor, yokuş aşağı bir yola iniyoruz yürüyerek. “Bu daşları na bu gız elleriyle taşıdı” diyor evi işaret ederek… Yürürken karşısında biri varmış gibi konuşuyor. Gösterdiği taşlar evin önü sıra üst üste bir siper gibi dizilmiş. “20 günlük gelin, dul galdı, vah vah…” deyip dövünüyor… Kapısı olmayan bu eve girerken duvardaki çiviye asılı şapka, yerdeki kirli çizme dikkatimi çekiyor. Bir tül perdeyi aralayıp içeri giriyoruz. İlk evden daha yoksul burası. Ben de bir gecekondu evde doğup büyüdüm, ama bu manzara hiçbir şeye benzemiyor… Başak ve ben başsağlığı diliyoruz karşımıza çıkanlara. Akrabaların bir kısmı evde. Yüzlerindeki acı derin çizgilere dönüşmüş. Uzaklara bakıyorlar, suskun ve düşünceliler… Sessizlik ne keskin bir şey… Vefat eden işçinin eşiyle karşı karşıyayız. 20 gün önce evlenmişler ve bu korkunç olayla birlikte ne yapacağını bilmiyor genç kadın. Elinde sıkıca tuttuğu bir telefon var, belli ki düğün hediyesi… Başak, oranın insanı, onunla bir dil yakalayıp sohbete başlıyor. Ben de madencinin abisiyle biraz konuşuyorum. “Ben de hâlâ madendeyim, çalışıyorum usta” diyor. İçim çekiliyor. “Nasıl, neden hâlâ oradasınız?” diyorum. “Kredi çektik, ev kredisi, 7 buçuk yılım var, çoluk çocuk ne yapalım… Bitsin kurtulacağım.” Anneleri yanı başımızda, günlerdir bir şey geçmemiş boğazından, belli… Derken izin isteyip kalkıyoruz. Sohbet etmek biraz olsun gönüllerine su serpiyor bu insanların. “Bu ev, bunca acıya nasıl katlanacak?..” Ayakkabımı giyerken bunu düşünüyorum… Bir çiviye asılı, uzun kablolu bir yeraltı lambası ile karşı karşıya kalıyorum. Maden geliyor aklıma… O kör karanlık!

Taksici Necati Bey sabırlı. “Her evde bu kadar uzun kalmayın ki herkese uğrayalım” diyor, “Tamam” diyoruz, “haklısın abi, herkese bir başsağlığı dileyelim en azından, gün bitmeden.” Çiçekli köyünü geçiyoruz, “Burada da 2 madenci öldü” diyor şoförümüz, “ama önce Çatalan’a uğrayalım.”

Hızla ilerliyoruz. Güzel bir koku yayılıyor, doğanın içindeyiz. İnsanın az olduğu her yer ağaçlarla, kuşlarla dolu… Yaklaşık 10 dakika yol aldıktan sonra 11 madencinin hayatını kaybettiği Çatalan köyüne varıyoruz. Çiçekli’ye daha sonra, zaman kalırsa dönüşte uğramaya karar veriyoruz.

 

DEVAM EDECEĞİM

Edemeyeceğim…

 

Tags: , , , , , , ,

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

7,260 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress