Sevgisiz Günlük

You are currently browsing the archive for the Sevgisiz Günlük category.

Otuz Altı yaşında olmak 

Ve kum saati boşalır yavaşça. Güneşe uzanan sarmaşık solar. Gölgen ve sen baş başa kalırsın. Derin bir yalnızlıktır çarşaflar, tek kişilik buzdolabı, eşi olmayan bardak. Küçük bir evde kurduğun hayaller kadarsın işte.

Zamanın elinde görünmez bir çakı. Yüzündeki ağacı oyan, kabuklarını kaldıran o metal soğukluğu düşün. Her yıl yeni bir maske yapıyor etinden, bir meyveyi soyar gibi eksilterek seni, kanında ilerliyor. Bak. Geçen yıl eski bir “sen” bıraktı geride. Tozlu ve buruşuk bir kopya. Hiçbir öpücük can veremez artık ona.

Otuz beş yılı geride bıraktın birden. Sanki bu yaşta doğmuş, hayata bir anda fırlatılmışsın gibi hissediyorsun, biliyorum. Ondandır eski kitap kokusunun seni alıp götürmesi. Ondandır ağaçlara ve bulutlara uzun uzun bakman. Ondandır fotoğraflara katlanamayışın. Fotoğraflar zehirlidir.

Bir gün özleyeceksin bu kokuları ve renkleri. Neyse ki yazmak, tatlı tatlı uyuşturuyor zihnini. Mürekkep aktıkça bir ip dolanıyor boynuna. Kâğıt kanadıkça harfler bir bir çıkıyor boğazından. Buraya kus, buraya, yırtılmış bir hayatın tam ortasına. Sözcükler gelişigüzel dağılsın her yere; sayfalara, çalışma masana, tedirgin ellerine, yerdeki ölü mumun üstüne.

Hem cezan hem servetin, sözcüklerin sana bahşettiği bu oyun. Denizi anlayarak geldin bu kıyıya. Artık onun ufaladığı bir taşsın. Sürüklenen acı bir taş.

 

Kadir Aydemir

35 yılda buları yazmış ve üretmişim. Vay be, çocukken hep düşlerdim “30 yaşında nerede olacağım?”, “35 yaşında ne halde olacağım”, “40’larda neler düşleyecek ve nasıl birisi olacağım?” diye. Zaman o kadar hızlı geçiyor ki, hiçbir şey anlamıyor insan. Her şey değişiyor, herkes eskiyor, sen bir başkası oluveriyorsun. İçinde bir çocuk gizli de olsa, hayat koşulları ve bitmeyen bir mücadele seni yoruyor. Ruh nasır tutar mı? Bazen oluyor. Yine de olumlu bakmaya çabalıyorum şu aptal, acımasız hayata. Yazarak, okuyarak, üreterek direnmeli. Biz böyle el aldık, bizden sonrakilere de bunu miras bırakırız. Korkup, sinip, tembellik yaparak bir bok olmuyor. İnsan sevdiği işi yaparken ölmeli. Olay bu.

Tags:

Haksız mıyım?

Seni ve kendimi ne zamandır ihmal ettim Sevgisiz Günlük… Neler oldu neler; İzmir Kitap Fuarı’na gittik geldik, sonrası koşturmaca, yorgunluk, arada bir spora gittim geldim falan, ama her şey hâlâ çok düzensiz, çok sistemsiz. Tembellik hakkımı kullanıyorum, diyelim. Her neyse… Kafam dağınık, yapacak çok şey var, yepyeni birçok YİTİK ÜLKE kitabımız çıktı, bu duygu her şeye değer.

Şiir kitabım “Dikenler Sarayı” yeniden yayımlandı, böylece geçen yıldan bugüne birçok kitabımın 2. baskısı çıkmış oldu. 10 yıl olmuştu “Dikenler Sarayı” basılalı, bir yazar için gerçekten de çok uzun bir zaman dilimi bu… Geçen ay “Aşksız Gölgeler” de 2. Baskısını yapmış ve kitapçılara gitmişti; iyi oldu, elimde “Sonsuz Unutuş” dışında kendi yazdığım hiçbir kitap yoktu. Darısı “Sessizliğin Bekçisi” ve “Rüzgârla Saklı”nın başına, seneye de onlar çıkar sahneye. -Tabii bu eylül ayında yeni şiir kitabım “Soğuk Yazgı” da katılacak aramıza, onu unutmuştum bak… Kafa mı kaldı bende… İnanılmaz yoğun bir iş hayatı ve yayınevinin çalışmaları derken, her şeyi unutmaya başladım.

Derleme kitapların yeri ayrı, ama şöyle söyleyeyim ki “Aşksız Gölgeler”, “Sonsuz Unutuş” ve “Dikenler Sarayı” kişisel çalışmalarım olduğundan benim için farklı bir anlama sahipler. Sosyal medyada kitaplarla ilgili birçok yorum alıyorum; okuyup fotoğrafını paylaşanlardan bir öyküye ya da şiire takılıp kalanlara ve uykusuz bir gecede yazdığım bir metni defalarca okuyanlara dek çok çeşitli fikirler-düşünceler uçuşuyor. Tüm bunlar adına, kitaplarımı okuyan tüm arkadaşlara dostça selamımı iletirim, çok teşekkür ederim. Paylaşmak güzel şey; umarım bu kederli şiirleri, öyküleri okuyan herkes sayfalarda kendini ya da unuttuğu bir şeyi-bir hissi-bir insanı bulur…

İyi yolculuklar; nice kitaba, nice kayboluşa…

Yitik Ülke’den selam.

Tags: , , , , , ,

 

Dünyaya neden geldin diye sorsa biri, “Şiir yazmak için” derdim. Öyküler tabii ki çok farklı, seviyorum onları kurgulamayı, ama söz konusu şiirse, söz konusu kitaplarımın kitabı “Dikenler Sarayı” ise gök açılır, yer yarılır, sular donar, böcekler uyanır ve şiirin kılıcı gelip saplanır dilime-yüreğime.

Bu kitap, benim hayatım. Şaka yapmıyorum. Dikenler Sarayı 20’li yaşlarımın şiirleri ve acılarıyla yüklü çok özel bir dünya benim için. Yeri apayrı. Babam için yazdığım ölüm şiirlerinden tutun da ilk aşk şiirlerime, kitaba serpilen haiku tohumlarına dek, bambaşka bir dil evreni var bu kitapta. Uzun süre, kitabın kapağına bakıp durdum… Geçmişi düşündüm, o yoksul evdeki çocuk, acılar ve yoksunluk içinde inleyip ölen bir baba, bir anda saçına beyazlar düşen bir anne, uğursuz bir ağaç ve sonsuz şarkılar… şarkılar… acı yüklü her biri…

Dikenler Sarayı ilk olarak 2003’te basılmıştı. Tanrım! O ne büyük heyecandı öyle… Ben, benim şiirlerim, benim kitabım, bu…bu…bu başka bir duyguydu… Nice anı, nice yaşanmışlık, nice insan… Şimdi yıl 2013; 10 yıl sonra kitabımın 2. Baskısı çıkıyor, inanılmaz… Şiirden uzaklaştım biraz, işti güçtü koşturmacaydı derken onu ihmal ettim… ama bir tesellim var, bu yıl yeni şiir dosyam “Soğuk Yazgı” da kitaplaşacak. Kim bilir, usta şairim Ahmet Oktay’a verdiğim sözü böylece yerine getirmiş olurum belki… Sen çekip gitsen de, şiir karanlıkta bekliyor. Yazdıkça mutlu oluyorsun evet, çünkü karnına saplanan bıçak ona ait.

 

Tags: , , , ,

Birkaç ay önce çıkan “Sonsuz Unutuş” adlı ikinci öykü kitabımdan sonra, bambaşka düşlerin somut hali şu an elimde. Bunu kafanda tasarla: Tüm kurguların ve yaşanmışlıkların bir araya gelip vücut buluyor. Gerçek oluyor. Kâğıttan bir bedeni var artık onun.

Bir Kitabının yayımlanması cidden farklı bir duygu. Özel bir şey…

İlk baskısı 2007’de tarafımca elle tek tek numaralandırılmış olan çıkan “Aşksız Gölgeler” kitapçılara ulaşır ulaşmaz askere gitmiştim. 15 ay Aydın’ın tepesindeki Tralleis antik kentinde “beklemiştim”…

Öykü kitabım şimdi, 2013’ün başında 2. Baskısını yaptı. Üzerinden yıllar geçmiş, şaka gibi…

İlk öykülerim bunlar, içinde aşk, ayrılık, ölüm, erotik ve fantastik hayaller gizli. Bendeki yeri ayrıdır bu kitabın. Doğallıkları bozulmasın istedim, öylece kalsınlar istedim, 2. Baskı hazırlanırken her şeyi neredeyse ilk haliyle bıraktım.

Şimdi onu kitapçı vitrinlerinde ve insanların kitaplıklarında görmek… İşte bunun tarifi yok. Neyin doğru bir tarifi var ki şu hayatta? Her şey girift, her şey muğlak. Tek ışık var bu dalgalı denizin sonunda, yanıp sönen cılız bir ışık… o da edebiyat. Belki de sadece benim için böyle. Belki de yanılıyorum. Hiçbir şeyden ve kimseden emin değilim artık. Yanılgılarla, hatalarla, kaybedişlerle ilerliyoruz.

Her neyse, canım sıkkın şu an; “Aşksız Gölgeler” hoş gelmiş, sefalar getirmiş. İçinde çok duygu var ve öykülerin çoğunu yaşayarak yazdım. Umarım yolu Yitik Ülke’den geçenler sayfalarda kaybolurlar. Nice öyküye… 2013 22 Şubat ve henüz hiçbir yeni şiir ya da öykü yazmadım, yazamadım… hadi bakalım nler olacak, göreceğiz… Tembelleştim iyice.

Tags: , , , , , , , , , , ,

Bugün her şey donsun! Havada asılı kalsın tüm sesler, tüm uçurtmalar, tüm hareketler, tüm kuşlar. Trenler çalışmasın, vapur düdükleri ötmesin, kıpırtısız kalsın insanlar ve İstanbul. Dünyanın tüm çiçekleri küssün sana, her şey yabancı gelsin, uyku ile baygınlık arası bir düşe saplansın tüm ruhlar. Ağaçlar yere eğilsin, taşların altındaki her şey uyusun uyanmasın yüzyıllarca. Yalnızlık yanlışlıkla yaratılmış olsun. Bugün sözcükler birbirine girsin. Gülümserken acı çekme günü bugün. Bugün, ben daha 16 yaşını yeni bitirmişken ölüm haberini aldığım babam Turgut Aydemir’in ölüm yıldönümü. 

***

Şubat ayından nefret ederim; her şeyimi elimden aldı şubat ayları her zaman ama her zaman. Şubat ayrılık demek, şubat ölüm demek benim için. Büyük ihtimalle bir şubat ayında öleceğim ben de. Kahrolsun şubat, kahrolsun şiir. Bunu hep derim kendi kendime. Tanrı, verdiği bu zehirli dille öç aldı benden. Beni lanetledi. Hayatımı lanetledi. Buna benim dışımda kimse inanmasa da böyle.

Ey şubat, git ve bir daha gelme.

Sıyrıl takvimlerden, ateşe at kendini.

Bir sözcüğü çaldın benden.

Tags: ,

Ne gariptir vazgeçemediğini sevmek ve sevdiğinden vazgeçememek. İki düşünce arasında sıkışmak tehlikeli, hatta ölümcül şeydir. Altın kurallar yıkılalı çok oldu, uyuyordun sen ve uyandın işte. Yüzyıllar geçti görüşmeyeli. Kaçan kovalanmaz, kovalanan kaçar. Aşk değil mi bu; kandan, gözyaşından, kemikten ve saf ayrılıktan yapılmış. Küçük mutluluklarla süslenmiş, içi boş, lanetli bir hediye paketi.

Tags: , , ,

DOLMAKALEMSİZ ASLA

Son yıllarda Lamy Joy ve Lamy kesik uçlu dolmakalem kullanmaya başladım. Dolmakalem ile yazı yazmanın büyüsü çok farklı, hoşuma gidiyor. Kalem için mürekkep seçimi de önemli bir ayrıntı… Bugün kendime 2 farklı renkte “Diamine”  marka harika bir mürekkep aldım. Panter Kırtasiye’den aldığım bu mürekkep, dünyanın en iyi 3 mürekkep markasından biri. İnanılmaz bir renk skalası var. Suya dayanıklı ve göz alıcı tonlara sahip…

DIAMINE MÜREKKEP FARKI

Diamine mürekkep Panter Kırtasiye’de 34 TL’ye satılıyor, 2 tane aldım tanesi 30 liraya geldi. Seçtiğim modeller Red Dragon (kırmızı) ve Mediterranian Blue (mavi) oldu.

Renk renk mürekkep şişeleri arasında kaybolmak güzel bir duyguydu. 80 mililitrelik güzel şişeleriyle Diamine sanırım Pelikan ve Parker marka mürekkeplerime fark atacak. Kalıcı, güçlü bir mürekkep bu.

KESİK UÇLU DOLMAKALEMLER

Elimde Parker, Lamy ve Sheaffer marka dolmakalemler var. Sanırım 5 dolmakalemim var. En sevdiğim dolmakalem türü ise kesik uçlu Lamy Joy 1.5 kesik uç ve yine kesik uçlu bir dolmakalem olan Lamy Safari 1.1 All Star. Normal uçlarla yazmaktan daha farklı, çağrışıma açık, el yazısına büyük estetik değer kazandıran bu kesik uçları seviyorum.

TÜKENMEZKALEM: TÜKENİR VE TÜKETİR

Arkadaşlarıma, dostlarıma her zaman şunu derim “Tükenmezkalemle kitap imzalanmaz… Bir yazarın dolmakalemi her zaman yanında olmalıdır!” Günlük kullanım için de 2 dolmakalem her zaman yanımdadır. Onlar olmazsa olmaz. Bir de kâğıt tabii ki, bu mucize üçlünün değeri hiçbir şeyle ölçülemez bana göre. Yazmak, dolmakalemle güzel ve anlamlı. Hayatı tüketen bir tükenmezkalem kullanmayalı yıllar oldu… Yaşamımız da mürekkebi bittikçe yenilenen, doldurulan, baştan yaratılan bir dolmakalem gibi olmalı. Bize yanlış öğretmişler: Asıl tükenmezkalem, gerçek bir dolmakalemdir.

 

Tags: , , , , , , , , ,

« Older entries § Newer entries »