Deniz Fenerinde

Kadir Aydemir

 

“Ey zaman,” diyorum. Ağzımdan çıktıktan sonra anlamsız geliyor bu söz. Sırtımı yasladığım duvara şöyle bir bakıyorum, o soyulmuş beyazlıkta gezdiriyorum gözlerimi. Duvara tırmanmaya çalışan bir sarmaşık. İlk adımını atmış. Yıllar sonra yemyeşil olacak her yer. Fakat asla olmamalı, bir deniz feneri burası. Bembeyaz kalmalı mutlaka, yeşile yer yok duvarda.

Elimle yaprakları yolmaya başlıyorum. Rüzgâr üfledikçe savruluyor yapraklar. Denize düşüyor bir ikisi. Bir rahatlama duygusuyla doluyor içim. Görevimi yerime getirdim işte, hiçbir sorun yok. Yemyeşil bir deniz feneri nerede görülmüş… Bir süre sonra ışığın da önünü keser bu arsız yapraklar. Ne iyi ettim de kopardım. Buraya yılda bir iki kez uğrayan amirim görseydi ne derdi… Sicilime işlemez miydi bu rezilliği…

Kimse yanıma gelmiyor, gemiler geçmiyor, bazen kuşlar bile çok uzak uçuyorlar bana. Ne olur yani şu taşın üstüne konsa bir martı, ekmek kırıntıları atsam önüne… Ama bekliyorum, umudum var henüz. Her an birisi çıkıp gelebilir, bir gemi benim yaktığım ışığı görüp, -kayalara çarpıp parçalanmak yerine- doğru yönü bulabilir –buranın denizi sipsivri görünmez kayalıklarla doludur. Bir kuş sonunda acıkıp konabilir eşiğime. Bekliyorum, neden olmasın ki…

Ben bir memurum, görevim bu, bu deniz fenerini korumak, ışığı sürekli canlı tutmak. 

 

***

 

Bir küçük ayna bile yok burada; yıllardır fenerde yaşıyorum, değiştim mi acaba merak ediyorum… yüzüm değişti mi… yüzümdeki ince yara izi çekip gitti mi artık… Geldiğim kasabaya insem bir gün, tanırlar mı yine beni… Yoksa bu yaşlı bunak da kim diye mi geçirirler içlerinden…

Çok yorgunum, sorulara değil, soru işaretlerine bile yer yok içimde…

Buraya çok gençken gönderilmiştim. Çok genç. Bıyıkları yeni terlemiş, heyecanlı bir yeniyetme idim o zamanlar. Sevdiğim bir kız vardı. Postacı, elime o pusulayı tutuşturduğunda heyecandan kalbim duracaktı sanki. Saman kâğıdıydı, eski bir daktiloyla sertçe yazılmıştı. Kâğıdın arkasına da çıkmıştı bazı harfler.

“Bay … görev yeriniz kuzeydeki deniz feneri olarak belirlen…”

 

Böyle bir şeydi yazan. Hayal meyal hatırlıyorum. Yeşil valizime üstümü başımı doldurup yola koyulmuştum. ‘Kuzey… Kuzey!’ diye düşünüyordum trende. Kuzey sözcüğü büyülü geliyordu nedense bana. Yanılmışım. Kuzey, yalnızlık demekmiş sadece.

Ayda bir kez gelen yaylı araba, bana günlerce yetecek kadar erzak bırakıp gidiyor. Topal bir sürücüsü var. Birkaç kez konuşmaya çalıştıysam da onunla, başaramadım. Sürekli yere tükürüp uzaklaşıyor, yüzüme bile bakmıyor. Ne yapalım, ben ve gölgem yine baş başa kalıyoruz. Dedim ya, bir ayna, her yerde satılan, dönüp bakmadığımız adi bir aynam bile yok. Durgun olduğunda denize eğilip, suyun yansımasında tıraş oluyorum. Sadece o zamanlar görebiliyorum kendimi. Tuzlu su, “Yeter artık, bitti görüşme vakti,” der gibi yakıyor yüzümü… Acıya dayanamıyorum ve vedalaşıyorum kendimle.

Sahile vuran fıçılar buluyorum kimi günler. Anlıyorum ki, ya bir gemi battı çok uzaklarda ya da kölelerle dolu bir kayık alabora oldu. Kaçanlar kaçtı, kaçamayanlar suya teslim olup yok oldular. Denizin içi nice ölülerle doludur, düşünmesi bile zor… Güzel kadınlar… Mücevherler… Yüz yıllık şarap şişeleri… Koca bir el tutup tarasa denizin dibini, neler çıkar neler… Ah, ne ürpertici…

Kendi kendime konuşarak yok olmaktan korkuyorum. Aklıma taktım, bir gün bu deniz fenerini yakacağım. Bu işkence bitecek. Saçma sapan kâbuslardan da kurtulacağım böylece.

Sirenlerin şarkısını duyup çıldıran denizciler gibi, ben de deniz fenerinin sesini duyuyorum uykumda. Gece iniyor. Yıldızlar söndüğünde benimle konuşuyor. Uyurken yanıma çömelip koca kulağıma bir şeyler fısıldayan, bu büyüyü sürdüren birisi var şu daracık odada. Şöyle bir silkinip kendime gelmeye çalışıyorum karanlıkta. Bir şey saklanıyor, hıphızlı hareket ediyor tavanda, hissediyorum. Yataktan kalkmak istesem de başaramıyorum bunu, uyku geliyor, öperek kapıyor gözlerimi. Başka bir ülkeye doğru uçmaya başlıyorum.

Evet, yapmalıyım bunu, bu deniz fenerini yakmalıyım. Ama bir gündüz vakti gerçekleştirmeli bu işi…

Şimdi uyumalı…

 

***

Kadir Aydemir’in 2007′de Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan “Aşksız Gölgeler” adlı öykü kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır, yazarından izin almadan, kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, yayımlanamaz.

Tags: , , , , , , , ,

  1. fazlı levent oğuz’s avatar

    Herkesin içinde içine saklandığı bir deniz feneri vardır.. yaşadığı her şeyi ona taşır, onunla paylaşır.. ne kadar kurtulmak istese de ondan, sonunda hep onunla baş başa kalır.. yıllar geçtikçe daha da bağlanır ve ona dönüşür..Herkes ömrünü deniz fenerine taşır..

    Cevapla

Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy this password:

* Type or paste password here:

8,487 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress